6 Haziran 2018 Çarşamba

“KİME AŞIK OLMUŞSUN KİME?”(17)

Anlaşma sonucu kafeden çıkan Erdem ve Nehir rahat bir nefes aldı. İlk defa bir konuda hem fikir olmuşlardı dördü de. Gökmen’e başıyla selam veren Erdem karşıya doğru ilerlerken Nehir “Kolay gelsin.” dedikten sonra sırıtıp Erdem’in peşine takıldı.

Ebrar, kafeyi kapatmak için hazırlıklara başlamışken karşıya neden gittiklerini düşünüyor bir an önce gelmelerini bekliyordu. Erdem içeri girdiğinde yandan bir bakış attı.

“Neden gittiniz birden?”

Nehir, Erdem’in peşi sıra içeri girdiğinde soruyu duymuştu. Erdem’in cevap vermesini beklemeden o yanıtladı.

“Çünkü kek mevzusuna çözüm bulduk.”

Ebrar kaşlarını kaldırıp onlara doğru yaklaşırken dudaklarını şaşkınlıkla araladı.

“Nasıl yani? Çözüm mü?”

Nehir memnuniyetle sırıtırken Erdem Ebrar’a cevap verdi.

“İkiniz de kendi tariflerinizi menülerinize ekliyorsunuz ve bu konu burada kapanıyor.”

“Ama-“

“Aması maması yok Ebrar. Sen de çikolata tadı daha baskınken, onda kahve tadı baskın. Çokta aynı sayılmaz.”

Nehir’in verdiği cevapla Ebrar ciddi bir ifadeye büründü. Konuşmak için ağzını açtığında Erdem fırsat vermeden lafa atladı.

“Evet evet her neyse. Bu konuyu da hallettiğimize göre, benim de işim bittiğine göre ve dükkanı kapamamız gereken konu varsa hadi toparlanmaya başlayalım.”

Ebrar dudaklarını kemirip Erdem’in dediğiyle başını salladı. Nehir’de sessizce en köşeye gidip sandalyeleri ters çevirmeye başladı. Ebrar içten içe yine kabullenmese de Erdem’in dediğine hak verip suskunluğunu korudu. Karşı kafeye kısa bir bakış atıp Nehir’e baktı. Sonuçtan memnun olmuş ve üzerinden büyük bir yük kalkmış havasındaydı. Erdem’in de rahatladığını hissediyordu. Bu konuyu en uygun şeklinin bu olduğuna kesin bir şekilde karar verip kendi işine döndü. Yaklaşık yarım saat sonra üçünün de işi tamamen bitmişti. Dükkanın kepengini indirip birbirine bakan üçlü vedalaşıp ayrı yönlere dağıldılar.



Erdem ve Nehir’in ardından baş başa kalan ikizler birbirlerine sert bakışlar atmayı ihmal etmedi. Kendi aralarındaki sorunu hiçbir şekilde dışarı yansıtmamaya özen gösteriyorlardı. Tabi Erdem’in yüz ifadelerinden bir şey olduğunu anlamadığını varsayarsak...

Gökmen’in içeri girmesiyle Göker yalandan öksürerek ayaklandı. Gökçe olduğu yere sanki daha da mümkünmüş gibi sinerken Gökmen karşısına geçip sakince oturdu ve kız kardeşine baktı.

“Bilerek mi yaptın?”

Kirpiklerini kırpıştırarak abisine bakmaya başladığında, Göker suçüstü yakalamış gibi parmağını şıklattı.

“Aha ilk yakalanma belirtisi budur. Ben cevap verebilir miyim acaba. Evet bilerek yaptı.”

Gökmen ciddi bir şekilde Gökçe’ye bakarken ondan bir tepki bekledi. Gökçe oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanıp Göker’e gözlerini kısarak baktı. Gökmen o esnada masaya eliyle ritimle vurarak Gökçe’nin kendisine dönmesini sağladı.

“Abi bak aslında-“

Göker bir kahkaha attığında masadaki ikili Göker’e döndü. Bir elini göğsüne koyup diğer eliyle Gökçe’yi gösterirken sakinleşmeye çalışıyordu. Nihayet kendine geldiğinde Gökmen’e döndü.

“İkinci yakalanma belirtisini de gerçekleştirdiğine göre üçüncüye geçmeden ben yardımcı olayım sana, ne yapacağını söyleyeyim ağlayacak.”

“Of ama ya Göker!”

“Ne var kızım yalan mı? Küçüklüğünden beri hep aynı taktik. Evde vazo kırıyordun, suçu bana atıyordun. Sonra yüce divan olan anneme anlatırken hep bunları yapıyordun adım adım, ben masumum ayaklarını, yemezler cadı dökül hadi daha fazla uzatma bence.”

Gökmen Göker’e içten içe hak verse de bunu ona yansıtmadı. Anlayışla ona başını sallayıp konuşmaya başladı.

“Göker bizi Gökçe ile yalnız bırakır mısın?”

“Abi?”

“Hadi.”

Göker’in sabır dileyerek dükkandan çıkmasının ardından Gökmen Göker’e baktı.

“Olaya iyi tarafından bakalım. Göker’in seni anlamadığını düşünüyorduk ama anlıyormuş.”

Gökçe alayla güldüğünde Gökmen’de ona eşlik etti, ardından hafifçe boğazını temizleyip öne doğru eğildi.

“Bunu bilerek yaptığının bende Göker kadar farkındayım, sorun sadece neden böyle bir şey yaptığın. Kafe hakkında bu kadar hassasken ben, neden böyle bir şey yapma gereği duyduğun. Eğer gelmek istemiyorsan buraya, açık açık bana söyleyebilirdin. Müşterilere karşı kötü bir izlenim yarattığımızın farkında mısın o tiki arkadaşların yüzünden Gökçe?”
Gökçe başını önüne eğip mahcup bir şekilde abisine baktı.

“Özür dilerim.”

Gökmen arkasına doğru yaslanıp bir elini sandalyenin başına doğru attı.

“Bana asıl nedeni söyleyene kadar buradan çıkmıyoruz Gökçe. Evet, seni bekliyorum.”

Gökçe afallamış bir şekilde abisine baktığında Gökmen gayet ciddi duruyordu. Madem kız kardeşi kendisinden dükkana gelmeme pahasına bir şey saklıyordu, bunu öğrenmeliydi. Onun bu dengesizliklerinin asıl sebebini öğrenmeliydi.
Gökçe sertçe yutkunduktan sonra bakışlarını dışarıya doğru çevirdi. Erdem, Ebrar ve Nehir ile vedalaşıp yürümeye başlamıştı. Onun arkasından bakarken nasıl kitlendiğinin farkında değildi. Gökmen başını arkaya doğru çevirip onun baktığı yere bakmaya çalıştı.

“Ne oldu Gökçe kime bakıyorsun?”

Erdem sokağın köşesinden dönüp tamamen gözden kaybolurken Gökçe başını sağa sola sallayıp abisine baktı.

“Hiç, kimseye bakmıyorum.”

Gökmen gözlerini kısıp sessizce yüzüne bakmaya devam etti.

“Anlatmanı bekliyorum.”

Gökçe çaresizce derin bir soluk verdi. Ne diyebilirdi ki?

“Abi ben-”

Sözlerini bitiremeden sokağın başında büyük bir gümbürtü koptu. İki kardeş şaşkınlıkla birbirlerine bakıp cama doğru döndüklerinde Göker'in korkuyla sesin geldiği yöne doğru koşuşunu gördüler. İkisi de panikle dükkanın dışına çıktıklarında karşılaştıkları sahne vücutlarındaki bütün gücün çekilmesine yetmişti.
Caddeden geçen bir araç kendi sokaklarına girecek olan bir motosikletin  arka tekerleğine çarpmış ve sokağın içine doğru savrulmasına sebep olmuştu. Çok şiddetli bir kaza değildi. Motosikletin sürücüsü çoktan ayağa kalkmıştı ve arabada ön tampondaki çizik hariç hiçbir şey yoktu. Kazayı dehşet verici kılan şey araba ve motosikletin arasında donmuş bir şekilde duran bir adet Nehir'di.

Ebrar kaldırımda durmuş öylece Nehir'e bakarken Göker hemen motosikletin sürücüsünü kontrol edip Nehir'in yanına koşmuştu. Olayın farkında olan sadece oydu ve az sonra bayılacakmış gibi duran kızla ne yapması gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Tedirginlikle omuzlarını tutup “Nehir?” diye seslendiğinde kollarının arasına yığılan kızı hızla belinden tutup kucağına aldı. Kafelerine doğru yöneldiğinde kendisine koşan kardeşlerini görünce hemen bağırdı.

“Ebrar'a bakın! Nehir'i ben aldım, Ebrar'a bakın!”

Gökmen hızla Ebrar'a yönelirken Gökçe ikizine yardım etmek için geri dönmüştü.

“Ebrar?”

Korkudan  titreyen kıza sakin bir şekilde seslendiğinde tepki alamaması Gökmeni de korkutmaya başladı. Yavaşça kollarından tutup tekrar şansını denediğinde irkilerek gözlerine kitlenen çikolata rengi gözlerle birazda olsa rahatlamıştı.

“N-nehir?”

O an dünya durdu ve titreyen, zayıf ses Gökmen'in bütün dünyasını başına yıktı. Bugüne kadar öğrendiği, deneyimlediği ne varsa hepsi yok olmuştu. Bildiği tek şey her zaman karşısında dimdik durup ona meydan okuyan bu kadının bir daha asla böyle güçsüz düşmemesi için elinden gelenin çok daha fazlasını yapacağıydı. Çünkü artık kalbi de beyni de aynı fikirdeydi ve bu fikri kimse değiştiremezdi, Ebrar bile.

“İkizler onu kafeye götürdü, ilgileniyorlar.”

Ebrar dolu gözleriyle kafasını sallayıp adım attı. Titreyen dizleri tökezlemesine sebep olunca Gökmen hemen elini ve omzunu tutup ağırlığını kendisine vermesini sağladı. Böylece yavaş  ve temkinli adımlarla kafeye geldiler.

İkizler iki masayı birleştirip Nehir'i yatırmışlardı. Göker ayaklarını havada tutarken Gökçe, bir yandan elini ıslatıp kızın yüzünü ve saçlarını okşarken diğer yandan yumuşak bir sesle sakinleştirici şeyler fısıldayıp onunla konuşmaya çalışıyordu.

Gökmen Ebrar'ı yanlarına oturtup hızla su almaya giderken Gökçe Ebrar'ın yanına oturup aynı şeyleri ona da yapmaya başladı.

“Ben iyiyim. Nehir-”

“İyi falan değilsin. Emin ol Nehir senden daha iyi şuan. Bilinci açık ama halsiz az sonra kendini toparlayıp kalkacak.”

Gökçe yüzünü ıslatıp bileklerini ovarken bir an göz göze geldiler. Ebrar dayanamayıp göz pınarını dolduran ilk damlayı serbest bıraktığında Gökçe hemen sıkı sıkı sarıldı ona.

'Bir insana şefkat  ve merhametinizi vermek için onu sevmek ya da tanımak zorunda değilsiniz. Bunun için insan olmanız yeterlidir.'

Gökmen elindeki suyla karşısındaki tabloyu izlerken aklından bunları geçiriyor ve kardeşiyle gurur duyuyordu. Yanlarına bir sandalye çekip oturdu ve bu duygu dolu kucaklaşmanın bitmesini bekledi. Sonunda suyu Ebrar'a uzattığında titreyen elleriyle içemeyince Gökçe hemen araya girip kendisi içirmeye başladı.

Bir eliyle hafifçe Ebrar'ın çenesini kavramış diğer eliyle şişeyi tutarken titreyen dudaklarını ısırıp ağlamamaya çalışan bir Gökçe fazlasıyla tatlı görünüyordu ve bunun gayet farkında olan ikili ufak bir tebessümle izliyorlardı kardeşlerini. Göker kollarının arasında tuttuğu ayaklar hafifçe kıpırdadığında bakışlarını Nehir'e çevirdi. Genç kız kısık gözleriyle kendisine bakıyordu.

“Nehir? İyi misin?”

Göker ayaklarını bırakıp doğrulmasına yardım ederken diğerleri de hemen ayaklanıp Nehir'e yönelmişti. Maruz kalacağı endişeli bakışları ve 'İyi misin?' konulu soru bombardımanını çok iyi bildiğinden hemen ellerini iki yana kaldırıp tane tane konuşmaya başladı.

“Sakin olun... Gayet iyiyim. Bir anlık göz kararmasıydı sadece. Göker beni tutar tutmaz kendime geldim zaten. Büyük ihtimalle korku, adrenalin derken duygu patlaması yaşadım, tatliş bünyem de bunu kaldıramadı falan filan... Mühim bir şey yok yani, olsa zaten taramalı tüfeğe bağlayıp böyle konuşamam dimi?”

Nehir sözünü bitirdiğinde onun yerine Gökmen derin bir soluk verdi ve Göker daha fazla tutamadığı gülüşüyle birlikte toplu sinir krizinin ilk imzasını attı.
On dakikanın sonunda dudaklarında histerik bir tebessümle gözlerini siliyorlardı. Gökmen tamamen toparlanmak için ellerini çırpıp dikkati üstüne çekti.

“Bu kadar gülmek yeter. Dükkanı kapatıp hepinizi tek tek evinize bırakıyorum ve bu gece güzelce dinleniyoruz. Daha önümüzde koskoca bir yarın var...” Ebrar'ın itiraz etmek için hazırlandığını görür görmez ekledi.

“Ve kesinlikle itiraz kabul etmiyorum. Şuan size birbirinizi emanet edecek kadar güvenmiyorum, üzgünüm.”

“Ama arabam..?”

“Göker senin arabanla peşimizden gelir.”

Ebrar'da kendine tam olarak güvenemediğinden daha fazla zorlamayıp kabul etti. Hep beraber dışarı çıktıklarında kaza yerindeki polisleri gördüler. Polislere takılıp olayın boş yere uzamaması için hızla dükkanı kapatıp arabaya gittiler. Göker'e arabanın anahtarını uzatırken içinden şükrediyordu Ebrar. O an bütün dükkanların kapalı olması ve sokakta Gökmen'ler dışında kimsenin olmaması büyük şanstı. Yoksa şuan büyük bir kaosun içinde olacaklardı.

Ebrar'ın yol tarifi dışında sessiz geçen kısa yolculukları 3-4 katlı apartmanın önünde son bulmuştu. Hepsi teker teker arabadan inerken bir şey Gökçe'nin dikkatini çekti. Nehir'in kolundaki uzun birkaç çizik. Derinliğini tam olarak anlayamasa da hafiften kanadığının fark edebilmişti. Tam söyleyecekken Ebrar'ın sesiyle durdu. Nasıl olsa giyinirken fark edip pansumanını yapardı dimi?

“Ben... Çok teşekkür ederim. Siz olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum.”

"Teşekkür edecek bir şey yok. Bu başta insanlık sonra da komşuluk görevimiz. Bunu karşılıklı olarak yapmadık tabi ki ama biliyorum ki siz de böyle bir durumda daha fazlası için elinizden geleni yapardınız.”

Ebrar hızla kafasını sallayıp onayladı yorgun bir tebessümle.

“Kesinlikle. Yine de teşekkür ederim.”

Gökmen muzip bir ses tonuyla cevap verdiğinde hepsi güldü.

“O zaman bir an önce şu kızcağızı eve götürüp yatır. Emin ol bu üçümüz içinde en güzel teşekkür olur.”

“Pekala o zaman iyi akşamlar. Yarın görüşürüz.”

Hep bir ağızdan 'Görüşürüz' nidaları yükselirken sonunda herkes evlerine dağıldı. Gün şimdilik bitmişti.



Sabahın ilk ışıkları Erdem’in evine yansırken, dünün sinirleri bozguna uğratan olayından bir haber Erdem için gayet stabil hatta diğer günlere oranla huzurlu bile diyebileceği kadar güzel başlamıştı. Kalkıp hazırlandıktan sonra kendisini sokağa atmıştı. Dudaklarında nerden takıldığını bilmediği keyifli bir ıslıkla koyulmuştu yola. Kafeye yaklaştığında gördüğü kişiyle bir karar vermişti. Sorgulamayacaktı. Ne kendi dükkanlarının önünde durup Ebrar'ın kafesine bakan kızı, ne de göz göze geldiklerinde pembeleşen yanakların içinde bir yerlere yaptığı tatlı dokunuşları... Akışına bırakacaktı.

Gökçe yakalanmanın verdiği panik ve karşılaştığı derin bakışların heyecanıyla içeri kaçarken Erdem, yukarı kıvrılan dudaklarını durdurmadı. Mantığının 'Neden?' diye attığı çığlıkların sesini kısıp kalbine izin vermişti bugün. Bu ruh haline alıştıracaktı yavaş yavaş kendini. Çünkü kalbi bunda ısrarcıydı fark ediyordu. Gülerek kafeye girdiğinde Nehir ve Ebrar’ın ondan önce geldiğini fark etti.

“Günaydın kızlar.”

Ebrar kendisine şişmiş gözleriyle döndüğünde hafifçe kaşlarını çattı. Bu kızı dün iyi bırakmamış mıydı? Nehir’e yandan bir bakış attığında onun da yüzünün garip bir şekilde ekşiyip durduğunu ama kendisine çaktırmamak için çaba sarf ettiğini anladı.

“Evet olay ne?”

Ebrar ve Nehir kısaca birbirlerine bakmış ardından Erdem’e oturması için sandalyeyi işaret etmişlerdi. Erdem derin bir nefes alıp sandalyeye oturdu. Bir gün güzel gitmeyecek miydi burada? Ebrar ve Nehir karşısına oturup ona baktılar. Ebrar boğazını temizleyip konuşmaya başladı.

“Dün bir kaza oldu.”

Erdem oturduğu yerde onlara doğru eğilirken kaşlarını merakla havaya kaldırdı.

“Ne oldu Ebrar?”

Nehir’in ağzının kenarıyla konuşmaya başlamasıyla Erdem şaşkınlıkla dudaklarını araladı.

“Altı üstü kaza yapan motosiklet ve arabanın tam ortasında kalakaldım.”

“Ne dedin sen ne dedin?!”

Ebrar, Nehir’e şaşkınca bakarken bu kadar pat diye söylemesine şaşırmıştı. Nehir’de yaramazlık yaptıktan sonra kendisini affettirmek için annelerine masum bakışlar atan çocuk misali boynunu büküp Erdem’e bakmaya başladı.

“İyiyim.”

Erdem şaşkınca Nehir’e bakarken Ebrar, Nehir’in haline kahkaha atmamak için direniyordu. Dün gece sabaha kadar uyuyamamış Nehir’e bir şey olur korkusuyla başında dikilmişti. Erdem Nehir’e gözlerini kısıp bakarken Ebrar dün olanları tekrar aklına getirmişti. Gökçe’nin kendisine ve Nehir’e karşı tavrı yüzünde tebessüm oluşturmuştu. Bu kadarını beklemiyordu ondan. Küçük kız kardeş kendilerine karşı kötü kız imajı çizmeye çalışıyordu o kadar. Gülümseyerek Erdem’e döndü.

“Hem Gökçe sağ olsun dün çok yardımcı oldu.”

“Ay evet! Gökçe hani bizim bildiğimiz bizden haz etmeyen Gökçe varya Erdem abi. Dün o kadar iyiydi ki. Aslında bize kötü gözükmeye çalışsa da nasıl iyi biri olduğunu bize farkında olmadan belli etti.”

Ebrar Nehir’i onaylayıp başını sallarken Erdem gülümsemesini saklamadı. Nehir bu tepkisiyle ona gözlerini kısıp baktığında karşı kafede ikizler didişmekle meşguldü.

“Göker ne olur bu kremi götürsen?”

Göker ikizinin onlara karşı dün gösterdiği iyiliğin devamı için müdahale etmek istemiyor, Gökçe’nin onlarla iyi olması için kendisinin gitmesinin doğru olacağını söylüyordu.

“Kızım çizik yerini gören sensin. Gördüğün yere git sür işte.”

“Ya Göker gidemem anlamıyor musun?”

“Neden gidemezmişsin süpürgesiz cadı he neden?”

“Çünkü toz almam lazım.”

“Tamam ben alırım.”

“Ya hayır sen almıyorsun doğru dürüst. Yarım yamalak yapıyorsun.”

“Gökçe!”

“Göker!”

“Git kendin götür kremi.”

“Lütfen Göker ama ya lütfen.”

Göker duyduğu kelimeyle ikizine arkasını dönüp kahkahasını bastırmaya çalıştı. Lütfen mi demişti o kendisine. Ağzından kerpetenle aldığı kelimeyi mi söylemişti.

“Bir daha söyle öyle ikna olurum.”

Gökçe gözlerini kısıp bir elini beline koydu.

“Sen var ya-“

“Gitmiyorum.”

Gökçe sinirle ayağını yere vurduktan sonra derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.

“Lütfen bu kremi Nehir’e götürüp kolundaki çiziklere sürmesini söyler misin? Camdan baktım. Kolunda pansuman yoktu, sanırım fark etmemiş iz kalmasın.”

Göker omzunun üzerinden tatmin olmuş bir ifadeyle bakıp ona döndü ve elini uzattı. Gökçe elindeki kremi ona uzatırken Göker ağzının kenarıyla “Eh götüreyim bari.” demeyi ihmal etmedi.

Gökçe başını sağa sola sallayıp “Var ya senin bana bir işin düşecek. Süründürmezsem bana da Gökçe demesinler.” dedi.

Göker karşı kafeye gitmek için dükkandan çıkarken Gökçe’yi geçiştirircesine başını salladı.

Karşı kafeye girdiğinde ise Erdem sırtı dönük masada oturmuş, Ebrar ve Nehir karşısında oturmuştu. Ebrar kendisini gördüğünde gülümsedi.

“Hoş geldin Göker.”

“Günaydın.”

“Günaydın Göker gelsene.”

Erdem omzunun üzerinden kısa bir bakış atıp başıyla selamladığında Göker onlara doğru yaklaştı. Bir yandan elindeki kremi gösteriyordu.

“Gökçe dün kolunda çizik fark etmiş tam söyleyeceği esnada araya bir şey kaynamış sanırım, o da sen fark edersin pansuman yaparsın düşüncesiyle diyememiş. Az önce de fark etmiş pansuman yapmadığını bu kremi gönderdi. İz kalmasın sürsün çiziklere iyi gelir diyerek.”

Nehir kollarını sıyırdığında cidden çiziklerin olduğunu kan akmış ve kurumuş yerin kıpkırmızı bir görüntü oluşturduğunu fark etti. Dün ki kıyafetlerini değiştirmek aklına bile gelmemişti, olayın şokuyla hiçbir şey hissetmemişti. İçinden Gökçe’ye bir kez daha teşekkür ederken Ebrar oturduğu yerden kalkıp ecza dolabına gidip pansuman malzemelerini aldı.  Erdem garip bir tebessümle kreme bakarken Göker kaşlarını çattı. Delirdi mi acaba diye düşünürken Ebrar’ın konuşmasıyla dikkatler Ebrar’a döndü.

“Sağ olsun. Kendisi gelseydi ya.”

“İşi vardı ondan gelemedi.”

“Anladım. Teşekkürlerimizi ilet lütfen biz de bir ara kendimiz iletiriz.” derken Nehir’in kolunu temizliyordu. Nehir’de Ebrar’a hak verircesine başını sallıyordu. Göker oturduğu yerden kalkmak için hareketlendiğinde Erdem ona baktı.

“Gökmen bu akşamı unutmasın ona de olur mu?”

“Henüz gelmedi ama geldiğinde derim.”

“Tamam.”

“Tamam.”

Göker gülerek kafeden çıktığında Gökçe’nin merakla kendisini beklediğini gördü. Şimdi ikizi kudursaydı ne keyifli olurdu... Ve istediği de oldu. Kendi kafelerine geçtiğinde akşama kadar Gökçe’nin kudurması neler olup bittiğini öğrenmek için tuttuğu soru bombardımanına ona sinir bozucu cevaplar vererek kudurmuş bir hale dönüşmesini keyifle izlemişti.



Gün içinde bütün mahalle normal bir şekilde zamanı bitirirken güneş yavaş yavaş yok oluyordu gökyüzünde. Hüseyin Bey dükkanından çıkıp karşı dükkana doğru bir bakış attıktan sonra kendinden önce her yere giden göbeği ile beraber Mahmut Bey’in dükkanına geçti.

“Mahmut’um kolay gelsin.”

“Hüseyin’im hoş geldin.”

Hüseyin bey bir elini göbeğine koyduktan sonra ona bakıp başını salladı. Mahmut Bey elindeki eti bir güzel döverken Hüseyin Bey’e kısa bir bakış attı ardından köşede duran çırağa “Koçum bizi yalnız bırak bir bakalım Hüseyin abinle.” dedi. Çocuk başını sallayıp dükkandan çıktıktan sonra Hüseyin Bey’e döndü tekrar.

“Bu akşam anlatacak mısın çocuklara?”

Hüseyin Bey yandan bir bakış atıp tamamen ondan yana döndü. Derin bir nefes alıp başını onaylarcasına salladı tekrar. Zorlanır mıydı bilmiyordu. Uzun zaman geçmişti üzerinden, ama ne zaman durulsa o hatıralar beliriyordu gözünün önünde. Eskisi gibi olmasa da acıyı hep iliklerine kadar hissediyordu.

“Anlatacağım. Laf ağızdan bir kez çıktı mı bizde geri dönüşü olmaz biliyorsun.”

“Bilmez miyim, ölüm olsa bile sonucu geri dönüşü olmaz.”

Mahmut Bey’in cümlesiyle ona baktı tekrar. Göz göze geldiler.

“Çocuklara güveniyorum.”

Mahmut Bey başını onaylarcasına salladı.

“Sarsılacaklar.”

 “Hayata biraz farklı bakarlar. Hele Erdem o odunlukla bakmaya devam ederse kör olacak. Hadi Zümrüt’ü anlarım sevmezsin istemezsin ama-“

Dükkana giren müşteriyle lafı kesildi. Mahmut Bey’e kolay gelsin sana dercesine elini salladı ve kendi dükkanına geçmek için kapıya yöneldi. Gökmenlerin kafesine baktığında Gökçe’nin Ebrar’ın kafesine baktığını gördü. Kendi kendine hafif bir tebessüm edip kendi dükkanına gitti.
 Saatler hızla ilerlerken bir günün daha bittiğine şahit oluyordu herkes. Dükkanlar teker teker kepenkleri indirmeye başladığında sadece mahalle sakinlerinin sesi yankılanıyordu sokakta. Ebrar ve Nehir yine beraber eve giderken Erdem arkalarından onları izliyordu. Gökmen’in kendisine seslenmesiyle omzunun üzerinden ona kısa bir bakış attı.

“Erdem.”

“Efendim.”

“Mahmut ve Hüseyin abi nerede?”

Erdem tamamen ona döndüğünde Göker ve Gökçe Gökmen’in arkasında dikiliyordu. Gökçe ona bakmamak için direniyor, Erdem’in ondan yana bakmadığı bir anı fırsat kolluyor yüzünü izlemek için can atıyordu. Gökmen ile karşılıklı durup tepkisizce bakan Erdem’de sorunun cevabını bilmiyordu. Sokağın köşesinden gelen sesle ikisi de aynı anda o tarafa baktılar. Hüseyin ve Mahmut Bey onlara doğru geliyordu.

“Hop! Burdayız.”

Gökmen gülümseyip yanına gelen ikiliye elini uzattı ve selamlaştı. Aynı şekilde Erdem’de selamlaştıktan sonra bakışlar Göker ve Gökçe’ye döndü.  Mahmut Bey tedirgin olsa da Hüseyin Bey’e belli etmedi.

“Masaya fazladan misafir mi var?”

Göker güldüğünde Gökçe mahcup bir bakış attı.

“Yok Mahmut abi, biz eve gidiyoruz. Size keyifli akşamlar.”

Gökçe’nin konuşmasıyla Erdem olduğu yerde bir iki adım geriledi. Kalbinin değişen ritmini Gökmen’in duymasını istemiyordu. Göker ve Gökçe vedalaşmaya başladıklarında başını diğer tarafa çevirdi. Göker ve Gökçe en son kendisinin karşısına geçtiğinde hafifçe yutkundu.

“İyi akşamlar.”

Göker başını sallayıp “Size de.” derken Gökçe gözlerinin içine bakmaya devam ediyordu. Erdem başını hafifçe yana doğru eğdiğinde gözleri dalmış da yeni kendine gelmiş gibi karşısında silkelenen Gökçe’ye kahkaha atmamak için kendini zor tuttu.

“İyi akşamlar.” dediğinde başını salladı ve arkasını dönüp giderken istemsizce bakışlarını ondan ayırmadı.
 Mahmut Bey’in konuşmaya başlamasıyla ona döndü.

“O zaman gidelim artık.”

Hüseyin Bey Erdem’e gözlerini kısıp bakarken Mahmut Bey’i onayladı ve yürümeye başladı. Dört kişi sessiz sokakta sadece adım sesleri ile anlaşıyordu...
Mekana geldiklerinde garson onları geçen ki masaya yönlendirmiş ve aynı şekilde tekrar oturmuşlardı. Erdem ve Gökmen karşılıklı Mahmut ve Hüseyin Bey karşılıklıydı. Masa donatılana kadar sessizlik devam etti. Servisler tamamlandığında önce günlük muhabbet döndü ardından bakışlar Hüseyin Bey’e döndü.  Gökmen elindeki bardağı ona doğru götürdü.

“Sıra sendeydi galiba Hüseyin abi.”

Hüseyin Bey başını sallayıp bardağından bir yudum aldı ardından derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.

“Yıl 1998.” Elindeki bardağı masaya bırakıp kollarını masaya dayadı ve Mahmut Bey’e baktı.

“Mahmut’un anlattığı şeytandan sonra hayatıma giren ve benim çok geç fark ettiğim Nevra... Ben Mahmut gibi babamın yanında sürekli çalışmadım. Tatillerde çalışıyordum sadece, onun dışında okul ev hayatım devam ediyordu. Annem oku da iş sahibi ol derdi. İstediği gibi oldum denilemez tabi ama bir başka insanın kalbinin sahibi olmuştum.”

Kendi kendine güldüğünde gözleri doldu. Mahmut Bey olduğu yerde sıkıntılı bir nefes alıp verdiğinde Erdem kaşlarını merakla kaldırdı. Gökmen’de Erdem’den farksızdı.

“Okulda sınıfa yeni bir kız gelecek davası dönmeye başladı bir ara. Tabi ben ilgilenmiyorum. Sonra o çok konuşulan yeni kız geldi... Yanımda oturdu tam yarım dönem ve ben onu hiç fark etmedim bile. O şeytandan sonra kızlardan nefret eder olmuştum. Başımı kaldırıp alıcı gözle bakmadım hiç. Erkek muhabbeti kızın konusu dönüyor arada ama tepki vermiyorum.” Tekrar kendi kendine gülmeye başladığında yanağından bir damla yaş süzüldü.

“Sonra bir gün benim tepkisizliğimden sıkılan arkadaşlarım iddia koydular ortaya. Kendilerince kızı hangisi ayarlarsa ortaya konulan miktar onun olacak. Kızın duygularıyla dalga geçecekler. Bir an acaba diye düşündüm. Bir erkek bir kızın duygusuyla oynadığında kız nasıl hisseder diye düşündüm. Mahmut’un olayından önce hiç çevremde birilerinin duygularıyla kimse oynamadığı için bilmiyorum bende katıldım iddiaya. Ama işler beklediğim gibi gitmedi. Nevra’yı tanıdıkça ona daha da ısınıyordum, kalbim yuvasını bulmuş kuş gibi yanındayken şaşıyordu kendini. Sonra iddiadan vazgeçtim. Zaten Nevra ile de sevgili olmuştuk. Arkadaşlara para falan istemediğimi söyledim herkes kendi parasını attı cebine. Duygusuyla oynamadım, oynayamadım.”

Bir damla yaş daha süzüldüğünde yanaklarından eliyle sildi ve bardaktan koca bir yudum aldı.

“İlişkimiz ilerlerken öğrendim ki Nevra annesini kaybetmiş küçükken. Bir kız kardeşi daha varmış onu o büyütüyormuş. Babası da onlara hem baba hem anne olmaya çalışan bir adam. Ama Nevra güçlü kız. Evin çatısı. Ben bunları öğrenirken Nevra’ya aşık oluyordum. Bir kere daha sonra bir kere daha... Okul bitmeye yakın anneme söyledim Nevra’yı. Askerliği yapıp geldikten sonra bu kızla evleneceğim dedim. Kabul etti. Aradan biraz zaman geçti tanıştırdım annemle onu. Sonra okul bitti ben direk askere gittim.”

Derin bir nefes alıp durdu Hüseyin Bey.

“Eee abi sonra sen askerdeyken başkasıyla mı evlendi?” diye soran Gökmen’e kırılgan bir bakış attı. Yanağından bir damla yaş süzüldüğünde Erdem bakışlarını dışarı çevirdi.

“Yok be oğlum. Bekledi... Sürekli mektuplaşırdık, telefonlaşırdık. Askerden geldim. Direk evlilik muhabbetine geçildi. Evlendik. Biz Nevra ile evlendik. O yarım dönem boyunca yüzüne bakmadığım sonra bir iddiadan dolayı dalga ile başladığım bir ilişkinin sonucunda aşık oldum ve evlendim. Yine olsa yine bir iddia olsa yine kabul ederim iddiayı ama o yarım dönem boyunca onu fark etmediğim için kendime çok kızgınım.”

“Neden abi?”

Erdem’in sorusuyla Hüseyin Bey gülümsedi.

“Evlendik ya bir akşam oturuyoruz evde. “Sana bir şey itiraf edeceğim Hüseyin’im” dedi. “Söyle” dedim. Bir defter verdi elime. “Ben sınıfa ilk geldiğim günden beri sana vurgundum aslında” dedi. Defteri açtım defter normal defter değil günlük. Bana olan sevgisini öyle güzel yazmış ki. Ben fark edememişim. Ah aptal kafam!”

Bardağının dibini görünce Mahmut Bey’e baktı. Mahmut Bey bardağını doldururken Erdem’e döndü.

“Bazen insan gözünün önünde olan mucizeyi bile fark edemiyor.”

Erdem tepkisizce ona baktığında önüne döndü Hüseyin Bey, devam etti anlatmaya.

“Sonra işte bir gün her şey tepetaklak oldu. Annesi ölmüştü ya nedeni kansermiş. O kanser hastalığı Nevra’da da oldu. Sonrası silik. Hastanelerde geçen günler... Elimden kayıp gittiğine şahit olduğum günler...”

Bakışlarını dışarı doğru çevirip uzaklara baktı.

“Ondan sonra kimseyi sevmedim. Kimseyle evlenmedim. Evlenirken söz vermiştik birbirimize. Sadece birbirimize ait kalalım diye. O sözü son nefesime kadar tutacağım bende. Ahirette karşıma geldiğinde başka birisiyle evlenmiş olsam nasıl bakardım yüzüne. O benim ahiretliğimdi. Şimdi işte beni bekliyor da. Daha benim vaktim gelmemiş.”

Dört adam aynı anda derin bir iç çekti. Daha söylenebilecek söz yoktu, onlar da susmayı tercih etti. Arkada ağır ağır çalan türkülerle dertli birkaç kadeh devrildi, son çıkmaz olan düşünceler de onların izinden gitti. Sonunda saat gece yarısını geçerken Mahmut Bey ayaklandı.

“Kalkın bakalım dert kuşları. Geç oldu, yarın iş var güç var.”



Mekandan dışarı çıktıklarında birbirlerine iyi geceler dileyip ikişer ikişer ayrıldılar. Mahmut ve Hüseyin Bey kafa kafaya verip çoktan ara sokaklardan birine girdiklerinde gençler öylece kapının önünde dikiliyorlardı. Gökmen dengesinin hafiften bozuk olduğunu hissedince biraz ilerisinde duran direğe yaslanıp yavaşça kaldırıma oturdu. Az sonra direğin diğer tarafına çöken adam dudaklarında ufak bir kıvrılmaya sebep olmuştu.

Kafasını direğe yaslayıp kendini toparlamaya çalışırken ona doğru uzanan eli fark etti. Sigara paketi. Normalde çok kullanmasa da bu gece ihtiyacı olduğunu hissetti. Dinlediği hikaye çaktırmasa da ona ağır gelmişti. Kendince kurduğu empati ona ağır gelmişti. Kurduğu empatinin başrolündeki kadın ise onu darmaduman ediyordu. Sanki içine çekeceği duman hepsini silebilirmiş gibi uzandı pakete.
Sigaralarını yaktıktan sonra göğsünü tırmalayan hisle çıldıracak gibi oldu. Aklından geçen düşünceleri durduramıyordu. Anlatmaya ihtiyacı vardı ama yanındaki adam onu ne anlar ne de dinlerdi. En sonunda dayanamayıp telefonunu çıkardı ve o an duymak istediği şarkıyı açtı.

Erdem duyduğu şarkıyla birlikte merakla Gökmen'e dönerken o çoktan kendini kaptırıp şarkıyı söylemeye başlamıştı.

Eksik bir şey mi var hayatımda
Gözlerim neden sık sık dalıyor 
Eksik bir şey mi var hayatımda
Gökyüzü bazen ciğerime doluyor 

Derin nefes verirken o hissin usul usul aktığını hissediyordu Gökmen.

Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam 
Atsan atılmaz, satsan satamam 
Eksik bir şey mi var, anlayamam 
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam 

İkisi de ellerindeki daldan derin bir nefes çekerken dudaklarındaki tebessümü durdurmuyordu.

Kalksam duraktan dolmuş gibi 
Arka koltukta unutulmuş gibi 
Terliklerimle gelsem sana 
Sonunda aşkı bulmuş gibi

Şarkı devam ederken Gökmen sustu. Yanındaki adam fark etmeden içindeki zehri akıtmanın rahatlığıyla kendini şarkının huzuruna bıraktı. Ancak yanılıyordu. Erdem'in suskunluğu anlamamasından değil, tam tersi anlayışındandı.

Küçüklüğünden beri yaşadığı zorlukların getirisiyle insanları çok çabuk anlayan Erdem elbet onun bakışlarını, tavırlarını, mimiklerini kısa sürede kavramıştı. Hele de duygularının zincirleri onu böylesine sıkı sarmışken çok iyi anlıyordu.

Bir süre sonra şarkı değiştiğinde duyduğu şarkıyla derin bir iç çekti Erdem. Biraz da o söyleyebilirdi değil mi?

Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri 
Gitme gitme el olursun sevgilim incitir beni 

Bu çıkışı beklemeyen Gökmen dikkatle Erdem'i izlemeye başladı. Sesinin güzel olması bir yana fazla duygulu söylüyordu.

Yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni 
Yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni 
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri 
Gitme gitme el olursun sevgilim incitir beni 

Erdem'in bambaşka bir yönünü izlediğini anlamıştı Gökmen. Aşık Erdem kocaman sırıtmasına sebep olmuştu. Her zaman kaşlarını çatmaya hazır o ciddi adamdan eser yoktu. Karşısında kırılgan bir ifadeyle içli içli mırıldanan Erdem'i bu hale getiren kızı ciddi anlamda takdir etmişti.

Akşam vakti sardı yine hüzünler 
Kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden 
Akşam vakti dolaştım sokaklarda 
Yırtık bir afiş seni gördüm duvarda 

Şarkı devam ederken Erdem'in susmasıyla dayanamayıp araya girdi Gökmen.

“Vay be! Sen fena yanmışsın arkadaş.”

Erdem kendi düşüncelerinin dalgınlığıyla Gökmen'in söylediklerine gülmüştü. Ve kilit soru gelmişti.

“Kim bakalım seni bu hale getiren kız?”

Az önce devirdiği kadehlerden mi yoksa karman çorman olmuş duyguları mı bilinmez, bir şey, susmayı çok iyi öğrenmiş Erdem'in dilinin o sımsıkı bağlarını çözmüştü. Ve asla duymaması gereken kişinin yanında o ismi sayıkladı.

Gökçe.”

Gökmen duyduklarıyla başını sallayıp kendine gelmeye çalışırken Erdem’e yandan bir bakış attı.

“Sen kime aşık olmuşsun kime!”

Erdem hala ağzından çıkanların farkında değilken tekrar döküldü dudaklarından o isim.

Gökçe.”

Gökmen hiddetle kalkıp Erdem'i yakalarından kavrayarak onu da kaldırdı.

“Ne diyorsun lan sen? Ne Gökçe'si lan!”

Erdem yüzen doğru bağıran adamla kendine gelmişti. Daha kendi söylediklerinin şokunu atlatamadan ilk darbe geldi. Gökmen Erdem’in yüzüne bir yumruk indirdiğinde Erdem bir iki adım sendeledi. Başını sallayıp Gökmen’e baktığında ellerini iki yana açtı.

“İstediğini yap. Duygularıma karışamazsın. Benim bile karışmama izin yokken sen karışamazsın!”

“Bana bak! Ağzından çıkanı kulağın duysun Erdem!”

“Yeter ulan! Günlerdir ne çekiyorum senin haberin var mı? Sanki ben istedim o çırpı bacağa tutulmayı!”

Gökmen hırsla bağırıp birkaç yumruk daha savurdu.

“Daha tanıyalı ne kadar oldu da aşık oldun ha? İki ay da ne aşkı!”

Erdem alaylı bir kahkaha atıp hırsla Gökmen'e baktı ve tam olarak bam teline basacak o cümleyi kurdu.

“Asıl senin ağzından çıkanı kulağın duysun Gökmen Efendi! Bunu bana söyleyecek son adam bile değilsin sen.”

Artık Gökmen cidden çileden çıkmıştı. Erdem'in üstüne çullanıp acımasızca yumruklarını atarken de etraftakiler onları ayırmaya çalışırken de aynı kelimeler dudaklarından dökülüp geceyi haykırışlarıyla bölüyordu.

"Öldürürüm lan seni! Yemin olsun öldürürüm!”

ŞİMDİ KÖŞEYE SIKIŞTIN...(24)

Gökmen o gün şirkete gittiğinde kendini istemsizce kasılmış bir halde bulmuştu.  Şirkete adım attığı andan itibaren herkes duruşunu değiştir...