19 Temmuz 2018 Perşembe

YANLIŞ ANLAŞILMA(19)

Ortalık durgun gözükürken iki kafe de her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu. Ve asıl sorun kimse birbirini anlamıyordu ya da bir alternatif olarak anlamak istemiyordu.

Ebrar, Nehir’e olumsuzca başını sallarken Nehir suçunu kabullenmiş bir şekilde dudaklarını kemiriyordu. Akşamüstü müşteriler yavaş yavaş azalırken ikili durum değerlendirmesi yapmaktan kaçınıyordu özellikle.  Ebrar Nehir’i daha da korkutmak istemiyor ama bir yandan doz aşımını verdiğine emin olamıyordu. Nehir, Erdem’in ne yaptığını merak ediyor, bir kavgaya daha karışıp karışmadığını sorguluyordu beyninde.  Bir müşteriyi daha yolcu ettikten sonra ellerini arkasında birleştirerek Ebrar’a mahcup bir şekilde bakış attı.

“Cidden hiç yapmamam gereken bir şeydi.”

“Ama yaptın.”

“Ay ama biliyor sandım.”

Ebrar elindeki kalemi bir kenara bırakıp tezgaha ellerini koyup Nehir’e doğru eğildi.

“Biliyor sanmış olsan dahi karşındaki kişi Zümrüt’tü. Erdem’in en haz etmediği kişi yanlış mıyım?”

“Haklısın.”

Ebrar başını onaylarcasına sallayıp “Bende öyle düşünmüştüm.” dedi ve bıraktığı kalemi alıp siparişlerin tutan hesaplarını temiz bir listeye geçirmeye devam etti. Kapının açılıp yeni bir müşterinin gelmesiyle Ebrar Nehir’e kısa bir bakış attı.

“Müşteri.”

Nehir başını sallayıp müşteriye doğru döndü hafif bir tebessümle.

“Hoşgeldiniz.”



Karşı kafede Göker Gökçe’ye niye geldin bakışları atıyorken karşılarında babası ve abisi oturmuş iş konuşuyorlardı.
Gökçe sürekli sokağa bakıyor, Erdem’in yüzünün nasıl o hale geldiğini merak ediyordu. Eli boynundaki kolyeye gidiyor onu çekiştiriyor sıkıntıyla nefes alıp veriyordu.

“Yeter kızım yeter. Kolyeyi kopartacaksın.”

Göker’in ikazıyla duraksayıp ondan tarafa döndü.

“Uff uğraşma benimle Göker, havamda değilim.”

Göker tek kaşını kaldırıp ona doğru eğildi ve sessizce konuşmaya başladı.

“Salaksın kızım sen. Abim sana mis gibi izin vermişti. Ne diye geliyorsun ki?”

Gökçe gözlerini kısıp Göker’in konuşmasının bitmesini beklerken Gökmen ikiliye yandan bir bakış atıp babasına döndü.

“Çünkü canım gelmek istedi çok sayın geri zekalı. Zaten giderim birazdan.”

Göker geriye doğru yaslanırken gelen müşteriyle oturduğu yerden kalktı ve hızlı adımlarını müşteriye yönlendirdi. Gökçe gelen müşteriye kısaca bakıp gözlerini devirdi. Yaşına göre oldukça abartılı bir şekilde giyinmiş ve Göker’in kendisiyle ilgilenmesiyle yapmacık bir şekilde konuşmaya başlamıştı. Gökçe midesinin bir an bulandığını hissetti. Ah bu kızlar ille de tipe göre kendini basitleştirmek zorunda mı? diye sordu kendi kendine. Kıza tekrardan kısa bir bakış attığında kahkahasını işitti ve kulaklarını tıkama ihtiyacı hissetti. Babası bile rahatsız olmuştu o an. Bir kızın bu derece rahat tavır sergilemesini uygun bulmazdı. Ona göre her şey dozunda olmalıydı. Kendisine dönen bakışları hissettiğinde babasıyla göz göze geldi ve tebessüm etti.

Arslan bey kızıyla gurur duydu o esnada içten içe. Oldukça hanım hanımcık büyümüştü. Abilerine karşı cadı ama dışarıya karşı olgun hareketleriyle biricik prensesiydi. Gökmen o esnada önündeki dosyaya ciddi bir şekilde bakış atmış kızı tamamen duymamazlıktan gelmişti. Oğluna bakıp hafifçe öksürdü. Gökmen kendisine döndüğünde “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

“Duru ile konuşmam gereken bazı durumlar var.”

“Ne gibi?”

“İçine sinmeyen bazı şeyler varmış. Hoş geçen gün şirkete uğradığımda görüşmek istemedi daha acil işleri varmış. Dosya bende de olduğu için kendim de anlayabilirmişim.”

Arslan bey güldüğünde Gökmen’de güldü.

“Dişli kız.”

“Genel müdürüne dikkat etmemiştim.”

“Senin de tanıdığın olunca iyi anlaşırsınız diye düşünmüştüm.”

“Merak etme anlaşırız. Kendisi sadece bütün işlerin sorumlusu olmaktan arada geriliyor anladığım kadarıyla. Yardımcı olacağım elimden geldiği kadarıyla.”

Arslan bey kafasını sallayıp gülerken arka tarafında kalan kafeyi işaret etti.

“Komşunla aran nasıl?”

Gökmen derin bir nefes alıp geriye doğru yaslandı.

“Durgun.”

Arslan Bey kaşlarını merakla kaldırıp kendisine doğru eğildiğinde bakışlarını kaçırdı.

“Biraz daha aç.”

“Aslında iyi ama işte günlük işler yoğunuz, sorun yok yani...” Bir süre bakışlarını boşluğa dikip cümlesini en sonunda tamamladı. “Sanırım.”

Arslan Bey başını anladım dercesine sallayıp geriye yaslandı.

Gökçe oturduğu yerden çıkışa yönelirken babasıyla abisine kapının önündeyim diyerek yanlarından ayrıldı. Göker bu arada hoşlanmadığı müşteriden uzaklaşmak için bahane arıyordu. Kız siparişi verdikten sonra Göker’i lafa tutmuş rahat bırakmamıştı. Sıkıntıyla nefes verdiğinde babası ve abisinin radarına yakalandı. Gökmen halinden memnun bir şekilde bıyık altından gülüyor, babası acıyor gibi bakıyordu. Yeni bir müşterinin içeri girmesiyle rahatladı ve kızdan müsaade isteyerek müşteriye yönlendi.



Erdem kendisini sahile atıp bir kayaya oturmuştu. Bu aralar fazlaca sınandığını hissediyordu. Nehir’e sinirleniyor, Gökçe aklına gelince kalbi kasılıyor, Zümrüt’ün davranışları gözünün önüne gelince delirecek gibi oluyordu. Gökmen’in kurduğu cümle ile Gökçe’nin yerinde sıçradığı an aklına geldiğinde ise Gökçe’nin olayı bilip bilmediğini düşünmeye başlıyordu. Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktı.

“Dibe batacağım.”

Önüne döndüğünde güneşin akşamüzeri denizin üzerine yansıttığı renk cümbüşü gözünü kamaştırdı ve gözlerini kapadı. İnsan kendinden kaçar bazen, doğruları bildiği yanlışlardan kaçar diye kendi kendine iç savaşına başlamışken yüzüne düşen gölge ile gözlerini araladı.

“Erdem?”

“Erdem abi.”

Geçen gün sahilde öğüt verdiği küçük adaşıyla karşılamıştı.

“Yüzüne ne oldu?”

“Kaza diyelim.”

“İnanmadım.”

“Kaşındım diyelim o zaman.”

“He bak ona inanırım.”

“Niye kazaya inanmayıp kaşındığıma inanıyorsun?”

“E dürüst birisin. Dürüst oluşun birilerine yaramamış.”

Erdem şaşkınca yanında denize bakan çocuğa döndü.

“Yerleri mi değiştirdik küçük adam.”

“Bilmem.”

“Arkadaşların nerede?”

“Artık arkadaşım değiller.”

“Neden?”

“Sen daha iyi bilirsin.” dedikten sonra kendisine dönüp göz kırpan küçük Erdem’e, zorlansa da gülümsemeden edemedi.

“O zaman yeni dost edinmeye bak.”

Başını sallayıp önüne döndükten sonra ikisi de sessizce denizi izlemeye devam etti. Bir süre sonra sessizlik bozuldu.

“Abi cidden çok merak ettim anlat ya, valla bak kimseye anlatmam.”

Erdem gözlerini kısıp yandan bir bakış attıktan sonra “Tamam ama aramızda.” dedi. Genç çocuk “Aramızda söz.” dedi ve Erdem denize bakıp kendi kendine güldü.

“Burada kayalıklarda geçen gün yanımda bir kız vardı hatırlıyor musun?”

“Yengeyi mi?”

“Yok oğlum yenge değil. Başkasına aşık o.”

“E abi sana aşık değilse niye o kadar celledi?”

“Celledi?”

“Bağırdı yani.”

“Cadılığından.” Erdem güldüğünde çocuk da güldü.

“O başkasına aşık, ben de ona sanırım.”

Çocuk yüzünü buruşturup “Uff.” dediğinde Erdem tek kaşını kaldırdı.

“Ne oldu?”

“Kötü bir durum yani. Ee aşık olduğu kişiyi gördün mü hiç?”

Erdem başını olumsuz anlamda sallayıp sessiz kaldığında çocuk kaşlarını çattı.

“İyi de bir kızın sevgilisi varsa ve eğer sinir olduğu bir erkek varsa kendi adamıyla konuşturmasa bile hani bak gör dercesine muhakkak görmen için bir şeyler yapar.” Biraz düşündükten sonra başını hızla kaldırıp Erdem’e baktı.  “Yok yok abi bu kız sana aşık.”

Erdem yanındaki küçük adama başını sağa doğru eğerek baktı.

“Cidden bu saçma düşünceye inanıyor musun kendin?”

Çocuk başını sallarken Erdem tekrardan canı yansa da gülümsedi.

“Sonra ne oldu abi? Yoksa sevgilisi mi yaptı bunu? He o zaman dayak yemekten sen adamın yüzünü göremedin normal bir durum tabi.”

Erdem şaşkınca baktığında çocuk doğru tespit yapmış gibi bilmişçesine bir moda girmişti.

“Abisi dövdü.”

Çocuk duraksayıp “Nasıl ya!” diye bağırdığında Erdem araya girmemesini belirterek dün akşamı eksiksiz bir şekilde anlattı. En sonunda yüzünü gösterip “Son durum bu!” dedi.

Çocuk ağzı beş karış açılmış bir şekilde bakakalırken, Erdem içini dökmenin vermiş olduğu rahatlıkla derin bir nefes alıp gökyüzüne çevirdi bakışlarını. Gökyüzünün biraz daha kapalı rengi denize ayna olmaya başlamıştı.

“Karşılık verdin mi peki, abisine vurdun mu?”

Erdem başını olumsuzca sallayıp denize bir taş attı.

“O zaman daha da sinirlidir sana karşılık vermedin diye, haberin olsun bu dayağın bir rövanşı olur.”

Erdem çocuğun saçlarını karıştırıp güldüğünde çocuk da gülmeye başladı. Bir süre sonra gülüşmeler yavaş yavaş sona erdiğinde Erdem oturduğu yerden ayağa kalktı.

“Eve gitme vakti küçük adam kendine iyi bak.”

Çocuk kendisine bakıp başını salladığında “Sen de.” dedi. Erdem arkasını dönüp giderken birden çocuğun seslenmesiyle omzunun üzerinden çocuğa baktı.

“Erdem abi!”

“Efendim?”

“Bir daha ne zaman görüşürüz?”

Erdem tamamen ona dönüp “Bilmem.” dedi ve tekrar arkasına döndü. Çocuk arkasından bir elini ensesine atıp kaşırken Erdem’in durup ona dönmesiyle dikkatle yüzüne baktı. Erdem ona kafenin adını ve yerini söyleyip istediği zaman onu bulabileceğini belirttiğinde çocuk heyecanla ona el salladı ve tekrar vedalaştılar...

Evine geldiğinde cebindeki telefonu çıkartıp cevapsız aramalara ve mesajlara bakmaya başladı. Ebrar inada bindirmiş konuşmak için her şeyi yapmıştı anlaşılan.

“Erdem abi iyi misin? Erdem abi telefonlara cevap verir misin? Çok mu kızgınsın bize? Merak ediyorum neredesin lütfen haber ver.”

Erdem rehberde Ebrar’ı bulup aramaya koyulduğunda Ebrar bir müşteriyi yolcu ediyordu. Çalan telefonuyla müşteriye son kez el sallayıp telefonu eline aldı.

“Erdem abi nihayet!”

“Evdeyim ve iyiyim ayrıca sana kızgın değilim ama Nehir bir süre gözüme gözükmesin.”

“Tamam iletirim. Şey ee istersen yarın gelmeyebilirsin. Biraz dinlen.”

“Bu aralar beni fazla şımartıyorsun ama gerek yok, yarın yine aynı saatte görevimin başında olurum. İyi akşamlar.”

Ebrar’ın sıkıntıyla nefes vermesiyle bakışlarını tavana dikti.

“Hulk moduna geçmemi istemiyorsun değil mi?”

“Hayır.”

“O zaman şimdi beni kafana takma ve kendi sorunlarınla ilgilen. Kendinden başka birilerini düşündüğün kadar kendine vakit ayırmıyorsun be kızım.”

“Öyle mi dersin?”

“Öyle derim hadi bakalım yarın görüşürüz.”

Ebrar’ın gülüp “Görüşürüz.” demesiyle rahat bir şekilde telefonu kapattı.
Kitaplığının karşısındaki koltuğa oturup başını tekrar tavana kaldırıp bir süre gözlerini kapadı. Ebrar özellikle Tolga konusundan kaçınıyordu. Bazı şeylerle birebir yüzleşmesi gerekiyordu. Göremediği şeylerle. Kendi kendine başını olumsuz anlamda sallayıp durduğunda Gökçe belirdi zihninde. Yine mahallede yaşanan an beyninde tekrar ediyordu. Gözlerini açıp öne doğru eğildi. Dirseklerini dizine yaslayıp karşısındaki kitaplığa kısa bir bakış attı. Kitaplığın raflarında yazan cümlelere göz gezdirdi.

“Umut, her defasında yeni bir gün. Her defasında yenidendir. Yenilenendir.”
                                                       Umut GÜNER

Sesli bir şekilde “Yarın yeni bir umut başlayacak ve bitecek.” dedikten sonra gözüne takılan diğer cümleye bakakaldı.

“Bu acelemiz nedir Olric? İnsanlardan, bütün insanlardan kaçıyor muyuz?
                                                           Oğuz ATAY

Kendi kendine alay ederek gülüp başını sağa sola salladı. Çok kaçıyordu insanlardan. Kendi açıklarını birebir kitaplıktaki raf yerlerine yazmıştı. Kimisi onu daha da güçlendiriyor, kimisi kendini yargılamasına yardımcı oluyordu. Kendi adalet terazisinde acımadan yanlışlarını dile getiriyordu. Oturduğu yerden kalkıp odasına yöneldi. Daha saat geç olmamış, kafe bile daha kapanmamışken bugün belki biraz erken uyumak kendimi toparlamama yardımcı olur diye düşünerek uykunun kollarına bıraktı kendini.


Arslan bey oturduğu yerden kalkıp Gökmen ile vedalaşırken Göker yanlarına geldi.

“Baba bir şey içseydin ya nereye gidiyorsun?”

“Ben bir şey içme hakkımı karşı komşunuzda değerlendirmek istiyorum beyler. Bana müsaade.”

Gökmen alıngan bir bakış atıp ellerini cebine soktu.

“Göker dur dur. Açılışta dediğini yapmazsa olmaz. İlla oraya gidecek, kafasına koydu ya yapacak.”

Arslan Bey Gökmen’e gözlerini kısıp kısa bir bakış attıktan sonra Göker’e döndü. Gökmen babasının bu haline kahkaha atmamak için dudaklarını sıkıp arkasına döndü.

“Öyle. Abin haklı. Size kolay gelsin.”

Gökçe babasına sarılıp “Ben de eve geçeyim o zaman.” dedi. Arslan bey “Bekle beraber geçeriz.” dediğinde Gökçe önce kararsız kalıp ardından onu onaylayarak koluna girdi. Baba kız kafeden ayrılıp karşıya geçerken Gökmen arkalarından gülümseyerek bakıyordu.



Ebrar, Erdem ile mesajlaşıp ondan haber aldıktan sonra rahatlamıştı. Kafenin kapısındaki çan sesini duyduğunda bakışlarını o tarafa çevirdi. Gökçe ile içeri giren adamı tanıdığını biliyordu. Hafızasını yoklayıp kim olduğunu hatırladığında afalladı. Gökmen’in babası buraya gelmişti. Arslan Bey karşısına geçip gülümsediğinde o da aynı şekilde gülümsedi.

“Hoşgeldiniz.”

“Hoşbuldum kızım.”

Nehir’e doğru bir bakış atıp Arslan Bey’e döndü.

“Nasılsınız?”

“İyiyim, teşekkür ederim sen nasılsın kızım? ”

“Ben de iyiyim teşekkür ederim. Eee ayakta kalmayın. Nehir yardımcı olur musun?”

Nehir hızlı adımlarla yanlarına geldiğinde Gökçe’ye bakıp gülümsedi.

“Hoşgeldiniz. Şu tarafa alayım ben sizi.” dedi ve sokağa bakan boş bir masaya yönlendirdi ikiliyi. Ebrar arkalarından şaşkınca bakarken Arslan Bey’in gelişinin öylesine mi yoksa bir sebebi mi vardı onu anlamaya çalışıyordu. Nehir ise siparişlerini alıp onlara hemen döneceğini belirttikten sonra Ebrar’ın yanına geldi.

“Gökmen’in sunumu hoşuna mı gitmedi acaba?”

Ebrar gözlerini devirip “Saçmalama.” dedikten sonra Gökçe’yi gözleriyle işaret etti.

“Sessiz ol biraz.”

Nehir ellerini teslim olur gibi kaldırıp dudaklarında sanki fermuar varmış gibi sağ eliyle susuyorum işareti yaptıktan sonra siparişleri uzattı. Ebrar siparişleri hazırlarken bir yandan konuşuyordu.

“Ben ilgilenirim onlarla. Ayıp olmasın şimdi. Senden ricam müşterilerin hesabını falan halledebilir misin?”

Nehir hızla başını sallayıp “Tabi ki.” dedikten sonra kendisine seslenen müşteriye doğru ilerledi.

Arslan Bey Gökçe’ye bakıp gülümsedikten sonra Gökçe göz kırparak söze girdi.

“Buraya gelmenin bir sebebi var mı Arslan Bey?”

Arslan Bey başını sağa sola sallayıp gülümsedi. Gökçe gözlerini kısıp elini çenesine yaslarken bakışlarını Ebrar’a çevirdi.

“Ebrar’ı açılışta görmüştün değil mi sen?”

“Evet. Hanım bir kıza benziyor daha yakından tanımak istedim.”

“Neden?”

“Herhangi bir nedeni yok küçük cadı. Sadece ben öyle istiyorum.”

Gökçe babasının aklından neler geçtiğini asla bilemiyordu. Bu anlık moralini bozsa da belli etmedi ve babasına başını sallayıp “Anladım.” diyerek gülümsedi. Ebrar elinde tepsiyle onlara doğru yaklaşırken oturma pozisyonunu değiştirdi.

“Buyurun.”

Tepsideki siparişleri masaya bıraktıktan sonra duruşunu dikleştirip ikiliye gülümsedi. Arslan Bey teşekkür ettikten sonra Ebrar’a döndü.

“Bize eşlik edebilir misin rica etsem?”

Gökçe sıcak çikolatasından bir yudum alıp geriye yaslanırken Ebrar’a yandan bir bakış attı. Kararsız bakışlarını yakalamıştı. Babasının asıl amacını bilmese de ona destek çıkmadan gocunmadı.

“Lütfen bende bize eşlik etmeni isterim.”

Ebrar, Gökçe’nin son zamanlarda kendilerine karşı bu kadar ılımlı yaklaşmasına alışmaya çalışsa da beklemediği ataklarla afallıyordu. En sonunda “Ah tamam.” diyerek boş koltuğa oturdu. Şu an ikilinin arasında kalmıştı.

“İşler nasıl gidiyor?”

Arslan Bey’in biraz ciddi ve biraz da samimi sorusuyla gülümsedi.

“Her zamanki gibi.”

Arslan Bey ortama kısa bir bakış atıp memnun olmuş bir ifadeyle Ebrar’a döndü.

“Yoğun yani.”

Ebrar gülerek “Evet.”dediğinde Arslan Bey kahvesinden bir yudum alıp fincanı masaya bıraktı.

“Babamın ciddi tavırlarını fazla ciddiye alma. Şirket onu bu hale getirdi. Her ne kadar artık işleri bırakmış olsa da kurduğu cümlelerde hep bir iş konusu varmış gibi bir tavrı olur.”

Ebrar kaşlarını kaldırıp başını anladım dercesine sallarken Arslan Bey’in gülmesiyle ona baktı.

“Gökçe haklı. Benden çekinmeni istemem. Bakma sen bana.”

Ebrar bu cümleyle gülüp “Anlaştık.” dediğinde biraz daha rahatlamıştı.

“Bende bugün Gökmen’i ziyaret etmiştim. Gelmişken seni de görmeden gitmek istemedim. Açılışta pek konuşmaya vaktimiz olmadı.”

Ebrar gülüp “Evet olmadı. İyi yapmışsınız gelmekle. Ama alışırsam her zaman beklerim.”

“O zaman bende her zaman gelirim.”

“Bende seni abime söylerim.”

Gökçe’nin küçük bir kız çocuğu moduna bürünüp babasına verdiği karşılıkla, Ebrar Gökçe’ye şaşkınca bakakaldı.

“Söylersen söyle. Selamımı da söylemeyi unutma.”

Arslan Bey’de onun gibi karşılık verdiğinde Gökçe önce dudaklarını sıktı, ardından kendini serbest bıraktı.

“Ya baba ya!” diyerek gülmeye başladığında Ebrar’a kısa bir bakış atıp boğazını temizledi.

“İki dakika izin vermiyorsun ciddi olmama.”

“Bana karşı ciddi olamazsın küçük hanım.”

Ebrar baba ve kızın ilişkisine bir an imrenerek baktı. Boğazında oluşan yumruyu zorlukla yutkunmaya çalıştı. Babası asla onunla böyle olmamıştı. Hep resmi davranmış uzak kalmıştı.

Arslan Bey Ebrar’daki bu ani değişimi fark ettiğinde Ebrar’a laf attı bu sefer.

“Ebrar sakın kahveni çok beğendiğimi söyleme Gökmen’e seni kıskanır.”

Ebrar buruk bir gülümsemeyle Arslan bey’in yüzüne baktı.

“Afiyet olsun.”

Gökçe, Ebrar’ın yüz ifadesini fark edip babasına yandan bir bakış attıktan sonra hafifçe öksürdü.

“Bende söylerim söylersem.”

“Aman cadılık yapmasan olmaz zaten.”

Ebrar’ın Gökçe’ye bakıp “Cadı mı?” diye sormasıyla Gökçe babasına bakıp dudaklarını büzdü.

Arslan Bey Ebrar’a doğru yaklaşıp sır verir gibi konuşmaya başladı.

“Şşş aramızda kalsın. Gökmen ve Göker’e göre o süpürgesiz cadı.”

Ebrar içinden tam yerinde bir lakap diye düşünse de gülmemek için kendini zorladı. Gökçe’nin Ebrar’a bakıp “Güleceksen gül yoksa bir daha gülmene izin vermem.” demesiyle Ebrar dudaklarını serbest bırakıp kahkaha atmaya başladı. Arslan Bey’de ona eşlik ederken Nehir kapıdan gelen yeni müşteriye ilerledi.

“Buyrun hoşgeldiniz.”

Kadının kendinden emin bir şekilde etrafa kısaca göz atmasıyla Nehir duraksadı. Görmemezlikten gelmişti kadın kendisini. En sonunda bakışları Nehir’e döndüğünde taktığı gözlüklerin üzerinden küçümseyici bir bakış attı. Ben senden üstünüm dercesine  bir bakıştı bu. Tekrar etrafa bakındı. İşte kızı oradaydı. Nehir “Arka tarafta boş masa var ben size yardımcı olayım.” dediğinde kadın elini sus dercesine kaldırdı. Nehir kaşlarını çatıp sakinleşmeye çalışırken kadın kızına doğru ilerlemeye başlamıştı. Oturduğu masada arkası dönük bir adam elini kızının omzuna koyup sesli bir şekilde “Ya Ebrar kızım işte öyle.” dediğinde adamın Tolga’nın babası olduğunu düşündü. Başka kim kızına kızım diye hitap edebilirdi ki...

“Ebrar.”

Ebrar’ın yüzündeki gülümseme kendisine dönmesiyle yavaş yavaş kayboldu. Sürpriz yapmak  ve ertelenen düğünü halletmek istemişti annesi. Hazır Tolga’nın babası da buradayken işi konuşmaları iyi olurdu. Arslan Bey kadına dönüp kısa bir bakış attıktan sonra Gökçe’ye döndü. Ebrar oturduğu yerden kalkıp “Anne.” dediğinde Gökçe şaşkınca kaşlarını kaldırdı.

Kadın gülüp kollarını iki yana açtı. Omzuna attığı ceket yerle buluşurken etraftaki müşterileri umursamıyordu bile.

“Sürpriz!”

Ebrar midesinin burkulmasıyla bir an duraksadı. Zorla annesinin gülüşüne karşılık güldüğünde olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Müşteriler bu anın üzerinde fazla durmadan önlerine döndüler. Annesi Ebrar’a sarıldığında bir an elleri öylece kalsa da ardından annesine sarıldı. Sarılma faslı bittikten sonra Arslan Bey’de oturduğu yerden kalkıp “Hoşgeldiniz.” dediğinde kadın Arslan Bey’e “Hoşbulduk.” dedi. Gökçe’de gülümseyip başıyla selam verdiğinde Ebrar hala şoku atlatamamıştı. Kadın en sonunda Arslan Bey’e dönüp “Demek dünürümüzle tanışmak bugüne kısmetmiş.” dediğinde Ebrar dudaklarını şaşkınca araladı. Annesi ve babası Tolga’nın ailesiyle adamakıllı tanışma tenezzülünde bile bulunmamışlardı ki. Olacağı buydu. Arslan Bey’in yüz ifadesi ve Gökçe’nin elinden düşen bardağın sesi net olarak ortamı özetliyordu. Durum oldukça vahimdi.

11 Temmuz 2018 Çarşamba

ÖNÜNE BAK!(18)

Günün ilk ışıkları etrafı aydınlatırken iki ayrı evde tamamen allak bullak bir halde gözleri yeni güne açılan ikili hala dün akşamın etkisindeydi. Biri bir anlık boşlukla ağzından kaçırdığı bir durumun geri dönülemez noktasını kabullenip ne olacağını umursamadan başkaldırmış, diğeri itiraf karşısında afallamış, kabullenmemiş, gerçek olmaması için kaç kez yumruklarını acımadan Erdem’in yüzüne indirmişti bilmiyordu.

Çevredekilerin araya girmesiyle zor bela ayrılmışlar evlerin yolunu tutmuşlardı. O an film şeridi gibi Gökmen’in gözünün önünden geçmeye başladığında derin bir nefes alıp verdi. Hırsla üzerindeki pikeyi atıp yataktan kalktı ardından doğruca banyoya yönelirken sinirle kendi kendine konuşmaya başladı.

“Neymiş duygularına karışmaya hakkım yokmuş! Kendisi duygularına söz geçiremiyormuş! Başlarım o duygulara!”

Banyonun kapısını sinirle kapatıp duşa kabine kendini attığında derin bir nefes alıp verdi. Gökçe hangi ara bu adamı kendine böyle kaptırmıştı da dün akşam Erdem dile gelmişti. Soğuk duşun ardından aynanın karşısına geçtiğinde yüzünde dün akşama dair herhangi bir iz yoktu. Yüzünü buruşturup banyodan çıktı. Erdem dün akşam kendisine hiç karşılık vermemişti...

Odasına geçip dolabından giyeceği kıyafetleri ayarlarken homurdanmaya kaldığı yerden devam etmeye başladı.

“Ben nasıl fark etmedim ya! Nasıl fark etmem! Adam hepimize karşı öküzce davranırken Gökçe’ye karşı ne zaman yumuşak davrandı bu!”

Unuttuğu tek noktada son kullandığı cümleydi işte. Genelde aynı ortamlarda bulunuyorlardı ve Erdem Gökçe’ye karşı bilinçli olarak hiçbir harekette bulunmamıştı. Elindeki kıyafet yere düşerken olduğu yerde kaldı.

“Gökçe...”

Gökçe’nin son zamanlardaki değişimine sebep olan kişinin Erdem olma ihtimalini %99 yapmıştı an itibariyle. Çalan telefonuyla irkilip yerdeki tişörtü dolaba fırlatıp askıdan başka bir tişört seçti. Telefonu eline alıp kimin aradığına baktı.

“Tam zamanı!”

Daha fazla telefonun çalmasına izin vermeden açıp kulağına götürdü.

“Abiciğim!”

“Direk sadede gel Göker.”

“Aman Gökçe deyince efendim olur ben deyince sadede gel.”

“Abartma oğlum sabah sabah!”

“Tamam tamam da... Bir dakika ya, abi sen pek bir asabisin sabah sabah hayırdır?”

“Gökçe nerede?”

“Hazırlanıyor çıkacağız birazdan işte kafeye geleceğiz.”

“Tamam sen gel, Gökçe gelmiyor.”

“Neden?”

“Göker ne zamandır sana hesap veriyorum ben?”

“Opss! Tamam bir saniye.”

Gökmen geri kalan işini de hallederken telefonu hoparlöre aldı. Göker Gökçe’ye sesleniyordu.

“Abim sana izin veriyor bugün gelmiyormuşsun.”

Gökçe’nin sessizliği ardından pat diye cırlamasıyla Gökmen yüzünü buruşturdu. Göker’de kulaklarını kapatmaya çalışıyordu.

“Ama ya! Ben bugün Nehir’i falan göreceğim. Tam olarak iyileşti mi merak ediyorum! Bana ne yarın kullanırım iznimi!”

Gökmen dudaklarını beş karış açıp telefona bakarken Gökçe’nin Ebrar’ın dükkanına gittiğini ve Erdem’le aynı ortamda olacağını aklına getirdi.

“Göker telefonu hoparlöre verir misin?”

“Tabi abiciğim.”

Birkaç saniye sonra Göker “Aldım abi.” dedi. Gökmen derin bir nefes alıp Gökçe’ye hitaben konuşmaya başladı.

“Arkadaşlarını kafeye getirip bir daha gelmemek için plan yapan sen, izin verince gelmek için cırlayan da sen... Gelmeni istemiyorum bugün Gökçe konu benim için kapandı.”

Gökçe’nin cevabını beklemeden telefonu kapadı. Son hazırlıklarını da tamamlayıp evden çıktı. Tek isteği bugünü sinir sistemine hasar almadan kapatabilmekti.



Erdem yataktan kalkmamak için büyük bir çaba sarf ederken dün gecenin her anının beyninde replay etmesine anlam veremiyordu. Ona göre dün gece ki yaptığı hareket aptallıktı ve bu aptallığının sürekli sürekli gözünün önüne gelmesi hayli sinirini bozmuştu. Esnemek için dudaklarını araladığında hissettiği acıyla inledi. Gökmen’e dün hiçbir şekilde karşılık vermemişti. Yüzünde patlayan yumruklar onu ne hale getirmişti, hiçbir fikri yoktu. Bir an Ebrar’ı arayıp izin almayı düşündü. Ama kızların aklının merakta kalıp kafeden önce evine geleceklerini bildiği için sabah sabah başını ağrıtmaya gerek yoktu kendince. Yaşayıp görecekti.

Yerinden kalkıp banyoya yönelirken Gökçe aklına geldi. O kendisini bu halde görse ne olurdu? Gökmen’in yaptığını söyleyemezdi kimseye. Başını sağa sola sallayıp banyoya girdiğinde aynada gördüğü aksi ile sıkı bir küfür savurdu. Derin ve düzenli bir şekilde nefes alıp vermeye çalışırken kendi kendini adalet terazisine koyuyordu.

“Tamam belki o an pat diye söylememem gerekiyordu ama içilen zıkkım yerinde duruyor mu? Yok! Hadi sinirini çıkartıyorsun  da insanın yüzüne böyle gavura vurur gibi vurulmaz arkadaş! Hayvan herif bunun acısını bir gün bir yerde çıkarırım elbet.”

Elini yüzünü dikkatle yıkayıp odasına geçti. Dün ki kıyafetlerini direk çöpe attı. Kan sıçramış ve harap olmuştu. Yeni kıyafetlerini giyerken bugün tek amacı mutfaktan çıkmamak olacaktı. Çay içmek için bile atmayacaktı adımını dışarı.



Nehir kafeye gelip işlere başladığında etrafta kimsecikler yoktu. Kolundaki bandaj dikkatini çektiğinde çiziğin geçtiğine inanarak dikkatle yapılan pansumanı çözmeye başladı. Tamamen çözdüğünde gördüğü manzarayla tatmin oldu. Kabuk bağlamıştı çizik, kendi kendine atardı o kabuğu. Kaldığı yerden işine devam etmek için hareketlendiğinde kapıdan gelen ses ile arkasını döndü.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

Kaşlarını çatıp Erdem’in yüzüne bakarken Erdem onu görmezden gelip mutfağa yönelmek için harekete geçti.

“Bir şey demeyip senin kendi açıklamanı bekliyorum ama burada.”

Erdem omzunun üzerinden kısa bir bakış atıp gözlerini kıstı.

“Ebrar geldiğinde hemen yetiştireceksin yüzümün halini, ikinize ayrı ayrı söyleyeceğime birden söylerim ve konu burada kapanır. Anlaştık mı?”

“Hulk?”

“Nehir!”

“Ay tamam anlaştık.”

“Güzel.”

Bir kelime daha etmeden kendini mutfağa attı. Nehir arkasından gözlerini kısarken Ebrar’da kafeye giriş yapmıştı.

“Zamanlaman harika!”

“Yine ne oldu?”

Ebrar çantasını alelacele çıkartırken saçını topuz yapmaya başladı.

“Erdem abi fena dayak yemiş.”

Ebrar olduğu yerde kalırken Nehir’in cümlesini idrak etmeye çalışıyordu.

“Ne?!”

Nehir ellerini iki yana açıp bilmiyorum galiba hareketleri yaparken Ebrar mutfağa doğru yönlendi.

“Erdem abi!”

“Sana da günaydın Ebrar.”

Mutfaktan çıkan Erdem ile burun buruna gelen Ebrar iki adım geriledi.

“Yüzünün hali ne böyle!”

“Dün sanırım birilerine sataştım.”

“Nasıl yani?”

“Şöyle Hüseyin abi Mahmut abi ve Gökmen ile akşam bir şeyler içtik, sanırım fazla kaçırdım. Ne dediğimi de bilmiyordum birilerinin canını sıktım, sonra olay böyle gelişti sonuç bu oldu.”

Ebrar ve Nehir birbirlerine anlamsız bakışlar attıktan sonra Erdem’e döndüler.

“Evet çok iyi anlattın!”

“Rica ederim şimdi mutfaktayım konuyla alakalı bir şey daha duymak istemiyorum.”

İkiliyi şaşkın bir şekilde bırakırken umursamadı ve mutfağa döndü. Kendi kendine aslında pek de yalan söylemiş sayılmam diye düşünüyordu. Sonuçta fazla içmişti ve Gökmen’in canını sıkmıştı. Dediği şeyler de pat diye çıkmıştı işte ağzından. %90’ını doğru aktarmıştı sadece bilgi eksikliği yapmıştı o kadar.

Gökmen karşı kafeye bir bakış atıp kendi kafesine yöneldi. Göker’de sokağın başından gelirken oldukça neşeliydi.

“Hayırdır Göker ne bu neşe?”

“Sorma abi sorma. İçimde garip bir his var bugün. Sanki aşık olacakmışım gibi.”

Gökmen alayla kardeşine bir bakış atıp kahkahasını bıraktı. Göker elindeki anahtarı alıp kafeyi açmak için harekete geçtiğinde abisine yandan bir bakış atıp gözlerini devirdi.

“Çölde su. Sana aşk!”

“Obaa.”

“Ne var oğlum sen o aşk hissini unut. Gökçe’nin dükkana gelmeyişinin sevinci bu.”

Göker kısa bir bakış atıp kapıyı açtı. İçeriye girip abisine kapıyı açık tutarken Gökmen gözlerini üzerinden çekmiyordu. En sonunda sıktığı dudaklarını bırakıp kahkaha attı.

“Kafamızı dinleyeceğiz. Daha ne olsun oh be!”

“Öyle. Hadi bakalım başla temizliğe bende dışarı çıkacak masaları halledeyim.”

Göker başını sallayıp malzemelerin olduğu tarafa giderken Gökmen’de kasanın olduğu tarafa geçti ve böylelikle iki kafede de gün başlamıştı.


Gün içerisinde dolup boşalan kafe müşterileriyle sohbet edip vakit öldüren esnaf yine enerjikti. Mahalleli arada balkona çıkıp Güzin Hanım’a laf atıyor kendi aralarında sohbet edip eğleniyorlardı.

Zümrüt’ün mahalleye girişiyle dikkatler ona döndü. Her zaman garip kıyafetler giyinirdi ama bugün siyahlara boyanmıştı. Hiçbir yerinde renkli bir şey yoktu. Suna ve Berrak görür görmez ona seslendiğinde Zümrüt onların yanına doğru gitti.

“Kız yine kayıpları oynuyordun.”

“Aman be Suna havamda değilim.”

“Kız ne oldu?”

“Ne oldusu mu var Berrak? Sevgilisi kimmiş Erdem’in? Siz biliyor musunuz?”

İkisi de bilmiyoruz dediğinde Ebrar’ın dükkanına doğru ilerlemeye başladı Zümrüt. Süleyman Efendi Zümrüt’ü gördüğünde yüzünü buruşturup “Geldi yine nemrut kadın!” deyip sandalyesini alıp içeri geçti. Suna Hanım Süleyman Efendi’nin arkasından restorana girdikten sonra kendini belli etmek için hafifçe öksürdü. Süleyman Efendi kendisine döndüğünde gülümsedi.

“Yine dedin diyeceğini Süleyman abi.”

“Ne demişim kızım?”

“Yapma Süleyman abi. Zümrüt’e dediğini duyduk.”

“Yalan yanlış şeyler söyleyip milleti kandırıyor.”

“Biz zaten bunun farkındayız.”

“O yüzden gelip duruyor dimi buralara.”

“Onun da sevdiği uğraş bu Süleyman abi çok ayıp ediyorsun ama.”

Süleyman Efendi sessiz kalıp bir şey söylememeyi tercih etti. Suna Hanım ona yakın bir sandalyeyi çekip oturdu.

“Bazen insan yalanlara inanmak istiyor. Doğru olmadığını bile bile, körü körüne bir ucundan bir yalana inanmak istiyor. O yalanla avutuyor kendini.”

“Gerçek yüzüne vurduğunda-“

“Gerçek yüzüne vurduğunda üzülse bile kendini kandırdığının farkında olup fazla yara almıyor.”

“Öyle mi dersin?”

“Öyle derim Süleyman abi. Bırak insanlar istediği yalana kendilerince inansınlar. Sonunda dersini çıkaracak kişi kendisi her zaman. Kimsenin adalet terazisini ne sen ne ben kurabiliriz ancak kendi kendini yargılar.”

“Ya yargılamıyorsa?”

“O da onun yanlışı işte.”

“Zümrüt’ün kendisini yargıladığına inanıyor musun?”

“Zümrüt insanların asıl duymak istediği şeyleri söylüyor Süleyman abi. Ne zaman buradan birinin falına bakarken kötü bir şey dediğini duydun. İyi şeyler söyler hep. İnsanların bilinç altını iyiye yönlendiriyor işte.”

“Bu kız neden kendi söküğünü dikemiyor o halde?”

“Erdem mevzusu mu?”

“Evet. Çocuğun kendisinden hoşlanmadığını cümle alem biliyorken niye böyle yapıp kendisini üzüyor?”

“Belki insanlara söylediği şeyler yani olumlu şeyler kendisinde fayda etmiyordur.”

Süleyman Efendi kafasını sallayıp çırağına döndü.

“Suna ablanla bana iki çay getir koçum.”



Zümrüt, Ebrar’ın kafesine girdiğinde Ebrar kendisine kısa bir bakış atıp önüne döndü.

“Hoş geldin Zümrüt.”

Ebrar’ın en son Zümrüt’le karşılaşmalarında Zümrüt’ün son kurduğu cümleyle afallaması aklına geldi. Hızlıca kendisine yaklaşan Zümrüt’e döndü.

“Sana bir şey soracağım?”

Zümrüt ona dikkatle bakarken “Tabi.” dedi.
“Geçen gün buradan gitmeden Gökmen ile ben kapıda otururken bir şeyler söylemiştin.”

Zümrüt dediklerini hatırlayıp başını olumlu anlamda salladı.

“Evet.”

“Ne demek istedin?”

“Bilmem. Sen ne anladın?”

“Zümrüt kartları açık oynasan.”

“Aranızdaki farklı iletişimi tek ben görmüş olamam Ebrar. Gökmen senden etkileniyor. Sen ama kendini bastırmaya çalışıyor gibisin. Sanki... sanki kendini kandırıyorsun gibi.”

Ebrar başını olumsuz anlamda sallayıp önüne döndü.

“Yok öyle bir şey. Ayrıca unuttun mu bilmiyorum ama hayatımda-“

“Evet Tolga var. Ama ya sen Tolga var diye kendini kısıtlıyorsan?”

“Zümrüt sen-“

“Ben ne? Açık oynuyorum işte.”

Nehir’in tezgaha tepsi bırakmasıyla ikili Nehir’e döndü. Nehir Zümrüt’ü simsiyah giyinmiş görünce şaşkınlıkla dudaklarını araladı.

“Zümrüt başın sağ olsun.”

Ebrar gözlerini kısıp “Ne?” dediğinde Zümrüt’te aynı tepkiyi vermişti.

“Siyahlara bürünmüşsün. Birini mi kaybettin?”

Ebrar, Zümrüt’e kısa bir bakış atıp kıyafetlerini daha yeni fark etmiş olmanın verdiği şaşkınlıkla diyecek söz bulamadı. Zümrüt ortamın en garip renkli kıyafetlerine sahip insandı.

“Evet.”

Nehir’e karşılık verdiği cevapla Ebrar ve Nehir birbirine baktı.

“Kimi?”

“Nehir!”

Ebrar’ın uyarmasıyla Nehir bir dakika dercesine elini kaldırdı. Zümrüt dudaklarını büzüp “Erdem’i.” dediğinde  Ebrar omuzlarını aşağı indirip gözlerini devirdi.

“Erdem abinin dün ki kavgasını sen de mi biliyorsun yoksa. Merak etme ölmedi o. Yani sadece yüzü biraz şiş ve biraz mor.”

Zümrüt anlamsız bir bakış attıktan sonra oturduğu yerden hızla kalktı. Ebrar Nehir’e gözlerini pörtleterek bakarken Nehir ne var dercesine ikisine bakıyordu. Birkaç saniye sonra “Ah ben pot kırdım galiba.” deyip tezgaha bıraktığı tepsiyi eline aldı ve müşteriyle ilgilenmek için arkasını döndü.

“Nehir.”

Ebrar’ın seslenmesiyle ona döndü. Zümrüt’e özellikle bakmamaya çalışıyordu.  Zümrüt “O nerede? Mutfakta mı?” dediğinde Ebrar “Evet ama-“ dediğinde Zümrüt çoktan mutfağa doğru harekete geçmişti.


Mutfakta işlerini bitiren Erdem çıkmak üzereyken Zümrüt’ün geldiğini duyup mutfaktan ayrılmamayı tercih etti. Daha sonra konuşmaları duyduğunda Nehir’in cümleleriyle elini alnına vurdu. Alnındaki şişliğe denk getirdiği için dişlerini sıkıp ses çıkarmamaya çalıştı. Nehir eceline susamıştı ona göre.

Zümrüt’ün mutfağa doğru geldiğini hissedince mutfaktan dışarı attı kendini. Zümrüt göğsüne çarpıp duraksadığında hemen arkasında duran Nehir’e ölümcül bakış atmayı ihmal etmedi. Nehir dudağını büzüp Ebrar’a bakış attığında Ebrar ben suçsuzum dercesine ellerini havaya kaldırdı.

“Hiii! ”

Zümrüt elini yüzüne değdirmek için kaldırdığında Erdem bileğinden yakaladı.

“İyiyim Zümrüt Hanım.”

“Ama-“

“Geçer Zümrüt Hanım.”

Dükkandan çıkmak için kapıya doğru ilerlerken Zümrüt önünden çıkmıyor geri geri yürüyordu.

“Nasıl oldu?”

“İnsanlık hali olur böyle şeyler arada Zümrüt Hanım.”

Dükkandan dışarı çıktıklarında Gökmen karşıda bir müşterisiyle konuşuyordu. Gökçe sokağın girişinde kafeye doğru yaklaşıyordu. İkilinin gördüğü manzarayla olduğu yerde kalmaları kimsenin umurunda değildi. Erdem ne Gökmen’i ne Gökçe’yi fark etmişti.

“Canın acıyor mu?”

 Zümrüt elini ısrarla Erdem’in yüzüne değdirmek için çabalıyor Erdem ısrarla bileklerinden yakalayıp elini nazikçe bırakıyordu. Bu hareket onda bana dokunmanı istemiyorum demekti. Ama Zümrüt anlamıyordu. Gökçe Erdem’in yüzünün halini gördüğünde kalbi bir an kasıldı. Boğazı düğümlendi. Dün akşam veya bugün bir şey mi olmuştu? Düşünceler beynini istila ederken Gökmen’in kendisine seslenmesiyle olduğu yerde sıçradı.

“Gökçe!”

Erdem önce karşıya daha sonra Gökmen’in baktığı karşıdaki noktaya çevirdi bakışlarını yavaşça. Gökçe dikkatle kendisine bakıyordu. Zümrüt’te Erdem’in baktığı noktaya döndüğünde Gökçe’yi gördü. Erdem başını sağa sola sallayıp Zümrüt'ün sağ tarafından hızlı bir geçiş yapıp adımlarını hızlandırdı. Gökçe’ye kayan bakışlarına engel olmaya çalışıyordu. Gökmen’in “Erdem! Önüne bak!” diye bağırmasıyla omzunun üzerinden Gökmen’e kısa bir bakış attı.
Gökçe kaşlarını kaldırıp abisine doğru ilerlerken arada Erdem’e bakıyordu. Abisinin kurduğu cümleyle afallayıp yolda durdu. Abisinin bu ani çıkışına anlam veremedi. Aralarında anlaşmazlığı pekala biliyordu ama abisi böyle birine asla çıkışmazdı. Gökmen’in karşısına geçtiğinde şaşkındı.

“Ben sana bugün izinlisin demedim mi abiciğim. Ne işin var burada senin?”

“Abi ben gelmek istedim.”

 Gökmen Erdem’in köşeyi döndüğünü gördüğünde derin bir nefes alıp verdi.

“Tamam. Her neyse geç içeri o halde.”

“Abi ne oluyor?”

“Yok bir şey Gökçe.”

“Erdem’e ne olmuş?”

“Bilmem. Kim yaptıysa ellerine sağlık. Ayrıca sana ne kızım. Bizi ilgilendirmez.”

Gökçe abisinin bugün ki tavırlarına anlam vermekte zorlanıyordu.

“Abi-“

“Gökçe.”

Zümrüt’ün dikkatle olduğu yerde kalması az önce olanları beyninde çözümlemesi fazla zamanını almamıştı. Erdem’i bu hale Gökmen getirmişti. Sessizce sokaktan çıkarken bunun nedenini düşünmeye başladı.

Ebrar ve Nehir dükkandan çıkıp Erdem’in arkasından bakınırken Gökmen ve Gökçe’yi gördüler. Gökçe onlara doğru bakıp  hafifçe gülümsedi. Abisine “Hemen geliyorum.” dedikten sonra karşıya geçti.

“Tekrardan geçmiş olsun Nehir. Daha iyisin ya?”

“Ah iyiyim iyiyim, sağ ol. Krem için de teşekkür ederim.”

Nehir’in endişeli bakışlarının gizlemeye çalıştığını fark etti. Ebrar ise elini alnına vurup bir ileri bir geri volta atıyordu.

“Siz iyi olduğunuza emin misiniz?”
Ebrar başını yavaşça sallayıp gülümsedi.

“Sorun yok.”

Mahalleye giriş yapan bir arabayla hepsi duraksadı. Gökmen dükkanın önünde duran arabaya doğru ilerledi. Gökçe şaşkınca arabaya doğru döndü.

“Ah! Babam geldi sanırım.”

Arabadan inen babasının yanına ilerlemeye koyulduğunda kızlara el salladı. Ebrar, Nehir’in kolunu cimcikleyip kulağına doğru eğildi. Erdem fazla hassaslaşmıştı bu aralar. Fark ettirmemeye çalışsa da Ebrar farkındaydı. Nehir’in kendisine gelmesi için biraz gözünü korkutmasında sorun görmedi.

“Yarın cenazen öğle namazından sonra kalkarsa şaşırma.”

“Ay Hulk olup çıktı dükkandan resmen! Ebrar korkuyorum ya!”

“Kork kızım kork.”

Daha sonra dükkana girip kasanın başına geçerken, tek düşüncesi Erdem’in yarım yamalak anlattığı olayın aslının ne olduğuydu.

6 Haziran 2018 Çarşamba

“KİME AŞIK OLMUŞSUN KİME?”(17)

Anlaşma sonucu kafeden çıkan Erdem ve Nehir rahat bir nefes aldı. İlk defa bir konuda hem fikir olmuşlardı dördü de. Gökmen’e başıyla selam veren Erdem karşıya doğru ilerlerken Nehir “Kolay gelsin.” dedikten sonra sırıtıp Erdem’in peşine takıldı.

Ebrar, kafeyi kapatmak için hazırlıklara başlamışken karşıya neden gittiklerini düşünüyor bir an önce gelmelerini bekliyordu. Erdem içeri girdiğinde yandan bir bakış attı.

“Neden gittiniz birden?”

Nehir, Erdem’in peşi sıra içeri girdiğinde soruyu duymuştu. Erdem’in cevap vermesini beklemeden o yanıtladı.

“Çünkü kek mevzusuna çözüm bulduk.”

Ebrar kaşlarını kaldırıp onlara doğru yaklaşırken dudaklarını şaşkınlıkla araladı.

“Nasıl yani? Çözüm mü?”

Nehir memnuniyetle sırıtırken Erdem Ebrar’a cevap verdi.

“İkiniz de kendi tariflerinizi menülerinize ekliyorsunuz ve bu konu burada kapanıyor.”

“Ama-“

“Aması maması yok Ebrar. Sen de çikolata tadı daha baskınken, onda kahve tadı baskın. Çokta aynı sayılmaz.”

Nehir’in verdiği cevapla Ebrar ciddi bir ifadeye büründü. Konuşmak için ağzını açtığında Erdem fırsat vermeden lafa atladı.

“Evet evet her neyse. Bu konuyu da hallettiğimize göre, benim de işim bittiğine göre ve dükkanı kapamamız gereken konu varsa hadi toparlanmaya başlayalım.”

Ebrar dudaklarını kemirip Erdem’in dediğiyle başını salladı. Nehir’de sessizce en köşeye gidip sandalyeleri ters çevirmeye başladı. Ebrar içten içe yine kabullenmese de Erdem’in dediğine hak verip suskunluğunu korudu. Karşı kafeye kısa bir bakış atıp Nehir’e baktı. Sonuçtan memnun olmuş ve üzerinden büyük bir yük kalkmış havasındaydı. Erdem’in de rahatladığını hissediyordu. Bu konuyu en uygun şeklinin bu olduğuna kesin bir şekilde karar verip kendi işine döndü. Yaklaşık yarım saat sonra üçünün de işi tamamen bitmişti. Dükkanın kepengini indirip birbirine bakan üçlü vedalaşıp ayrı yönlere dağıldılar.



Erdem ve Nehir’in ardından baş başa kalan ikizler birbirlerine sert bakışlar atmayı ihmal etmedi. Kendi aralarındaki sorunu hiçbir şekilde dışarı yansıtmamaya özen gösteriyorlardı. Tabi Erdem’in yüz ifadelerinden bir şey olduğunu anlamadığını varsayarsak...

Gökmen’in içeri girmesiyle Göker yalandan öksürerek ayaklandı. Gökçe olduğu yere sanki daha da mümkünmüş gibi sinerken Gökmen karşısına geçip sakince oturdu ve kız kardeşine baktı.

“Bilerek mi yaptın?”

Kirpiklerini kırpıştırarak abisine bakmaya başladığında, Göker suçüstü yakalamış gibi parmağını şıklattı.

“Aha ilk yakalanma belirtisi budur. Ben cevap verebilir miyim acaba. Evet bilerek yaptı.”

Gökmen ciddi bir şekilde Gökçe’ye bakarken ondan bir tepki bekledi. Gökçe oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanıp Göker’e gözlerini kısarak baktı. Gökmen o esnada masaya eliyle ritimle vurarak Gökçe’nin kendisine dönmesini sağladı.

“Abi bak aslında-“

Göker bir kahkaha attığında masadaki ikili Göker’e döndü. Bir elini göğsüne koyup diğer eliyle Gökçe’yi gösterirken sakinleşmeye çalışıyordu. Nihayet kendine geldiğinde Gökmen’e döndü.

“İkinci yakalanma belirtisini de gerçekleştirdiğine göre üçüncüye geçmeden ben yardımcı olayım sana, ne yapacağını söyleyeyim ağlayacak.”

“Of ama ya Göker!”

“Ne var kızım yalan mı? Küçüklüğünden beri hep aynı taktik. Evde vazo kırıyordun, suçu bana atıyordun. Sonra yüce divan olan anneme anlatırken hep bunları yapıyordun adım adım, ben masumum ayaklarını, yemezler cadı dökül hadi daha fazla uzatma bence.”

Gökmen Göker’e içten içe hak verse de bunu ona yansıtmadı. Anlayışla ona başını sallayıp konuşmaya başladı.

“Göker bizi Gökçe ile yalnız bırakır mısın?”

“Abi?”

“Hadi.”

Göker’in sabır dileyerek dükkandan çıkmasının ardından Gökmen Göker’e baktı.

“Olaya iyi tarafından bakalım. Göker’in seni anlamadığını düşünüyorduk ama anlıyormuş.”

Gökçe alayla güldüğünde Gökmen’de ona eşlik etti, ardından hafifçe boğazını temizleyip öne doğru eğildi.

“Bunu bilerek yaptığının bende Göker kadar farkındayım, sorun sadece neden böyle bir şey yaptığın. Kafe hakkında bu kadar hassasken ben, neden böyle bir şey yapma gereği duyduğun. Eğer gelmek istemiyorsan buraya, açık açık bana söyleyebilirdin. Müşterilere karşı kötü bir izlenim yarattığımızın farkında mısın o tiki arkadaşların yüzünden Gökçe?”
Gökçe başını önüne eğip mahcup bir şekilde abisine baktı.

“Özür dilerim.”

Gökmen arkasına doğru yaslanıp bir elini sandalyenin başına doğru attı.

“Bana asıl nedeni söyleyene kadar buradan çıkmıyoruz Gökçe. Evet, seni bekliyorum.”

Gökçe afallamış bir şekilde abisine baktığında Gökmen gayet ciddi duruyordu. Madem kız kardeşi kendisinden dükkana gelmeme pahasına bir şey saklıyordu, bunu öğrenmeliydi. Onun bu dengesizliklerinin asıl sebebini öğrenmeliydi.
Gökçe sertçe yutkunduktan sonra bakışlarını dışarıya doğru çevirdi. Erdem, Ebrar ve Nehir ile vedalaşıp yürümeye başlamıştı. Onun arkasından bakarken nasıl kitlendiğinin farkında değildi. Gökmen başını arkaya doğru çevirip onun baktığı yere bakmaya çalıştı.

“Ne oldu Gökçe kime bakıyorsun?”

Erdem sokağın köşesinden dönüp tamamen gözden kaybolurken Gökçe başını sağa sola sallayıp abisine baktı.

“Hiç, kimseye bakmıyorum.”

Gökmen gözlerini kısıp sessizce yüzüne bakmaya devam etti.

“Anlatmanı bekliyorum.”

Gökçe çaresizce derin bir soluk verdi. Ne diyebilirdi ki?

“Abi ben-”

Sözlerini bitiremeden sokağın başında büyük bir gümbürtü koptu. İki kardeş şaşkınlıkla birbirlerine bakıp cama doğru döndüklerinde Göker'in korkuyla sesin geldiği yöne doğru koşuşunu gördüler. İkisi de panikle dükkanın dışına çıktıklarında karşılaştıkları sahne vücutlarındaki bütün gücün çekilmesine yetmişti.
Caddeden geçen bir araç kendi sokaklarına girecek olan bir motosikletin  arka tekerleğine çarpmış ve sokağın içine doğru savrulmasına sebep olmuştu. Çok şiddetli bir kaza değildi. Motosikletin sürücüsü çoktan ayağa kalkmıştı ve arabada ön tampondaki çizik hariç hiçbir şey yoktu. Kazayı dehşet verici kılan şey araba ve motosikletin arasında donmuş bir şekilde duran bir adet Nehir'di.

Ebrar kaldırımda durmuş öylece Nehir'e bakarken Göker hemen motosikletin sürücüsünü kontrol edip Nehir'in yanına koşmuştu. Olayın farkında olan sadece oydu ve az sonra bayılacakmış gibi duran kızla ne yapması gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Tedirginlikle omuzlarını tutup “Nehir?” diye seslendiğinde kollarının arasına yığılan kızı hızla belinden tutup kucağına aldı. Kafelerine doğru yöneldiğinde kendisine koşan kardeşlerini görünce hemen bağırdı.

“Ebrar'a bakın! Nehir'i ben aldım, Ebrar'a bakın!”

Gökmen hızla Ebrar'a yönelirken Gökçe ikizine yardım etmek için geri dönmüştü.

“Ebrar?”

Korkudan  titreyen kıza sakin bir şekilde seslendiğinde tepki alamaması Gökmeni de korkutmaya başladı. Yavaşça kollarından tutup tekrar şansını denediğinde irkilerek gözlerine kitlenen çikolata rengi gözlerle birazda olsa rahatlamıştı.

“N-nehir?”

O an dünya durdu ve titreyen, zayıf ses Gökmen'in bütün dünyasını başına yıktı. Bugüne kadar öğrendiği, deneyimlediği ne varsa hepsi yok olmuştu. Bildiği tek şey her zaman karşısında dimdik durup ona meydan okuyan bu kadının bir daha asla böyle güçsüz düşmemesi için elinden gelenin çok daha fazlasını yapacağıydı. Çünkü artık kalbi de beyni de aynı fikirdeydi ve bu fikri kimse değiştiremezdi, Ebrar bile.

“İkizler onu kafeye götürdü, ilgileniyorlar.”

Ebrar dolu gözleriyle kafasını sallayıp adım attı. Titreyen dizleri tökezlemesine sebep olunca Gökmen hemen elini ve omzunu tutup ağırlığını kendisine vermesini sağladı. Böylece yavaş  ve temkinli adımlarla kafeye geldiler.

İkizler iki masayı birleştirip Nehir'i yatırmışlardı. Göker ayaklarını havada tutarken Gökçe, bir yandan elini ıslatıp kızın yüzünü ve saçlarını okşarken diğer yandan yumuşak bir sesle sakinleştirici şeyler fısıldayıp onunla konuşmaya çalışıyordu.

Gökmen Ebrar'ı yanlarına oturtup hızla su almaya giderken Gökçe Ebrar'ın yanına oturup aynı şeyleri ona da yapmaya başladı.

“Ben iyiyim. Nehir-”

“İyi falan değilsin. Emin ol Nehir senden daha iyi şuan. Bilinci açık ama halsiz az sonra kendini toparlayıp kalkacak.”

Gökçe yüzünü ıslatıp bileklerini ovarken bir an göz göze geldiler. Ebrar dayanamayıp göz pınarını dolduran ilk damlayı serbest bıraktığında Gökçe hemen sıkı sıkı sarıldı ona.

'Bir insana şefkat  ve merhametinizi vermek için onu sevmek ya da tanımak zorunda değilsiniz. Bunun için insan olmanız yeterlidir.'

Gökmen elindeki suyla karşısındaki tabloyu izlerken aklından bunları geçiriyor ve kardeşiyle gurur duyuyordu. Yanlarına bir sandalye çekip oturdu ve bu duygu dolu kucaklaşmanın bitmesini bekledi. Sonunda suyu Ebrar'a uzattığında titreyen elleriyle içemeyince Gökçe hemen araya girip kendisi içirmeye başladı.

Bir eliyle hafifçe Ebrar'ın çenesini kavramış diğer eliyle şişeyi tutarken titreyen dudaklarını ısırıp ağlamamaya çalışan bir Gökçe fazlasıyla tatlı görünüyordu ve bunun gayet farkında olan ikili ufak bir tebessümle izliyorlardı kardeşlerini. Göker kollarının arasında tuttuğu ayaklar hafifçe kıpırdadığında bakışlarını Nehir'e çevirdi. Genç kız kısık gözleriyle kendisine bakıyordu.

“Nehir? İyi misin?”

Göker ayaklarını bırakıp doğrulmasına yardım ederken diğerleri de hemen ayaklanıp Nehir'e yönelmişti. Maruz kalacağı endişeli bakışları ve 'İyi misin?' konulu soru bombardımanını çok iyi bildiğinden hemen ellerini iki yana kaldırıp tane tane konuşmaya başladı.

“Sakin olun... Gayet iyiyim. Bir anlık göz kararmasıydı sadece. Göker beni tutar tutmaz kendime geldim zaten. Büyük ihtimalle korku, adrenalin derken duygu patlaması yaşadım, tatliş bünyem de bunu kaldıramadı falan filan... Mühim bir şey yok yani, olsa zaten taramalı tüfeğe bağlayıp böyle konuşamam dimi?”

Nehir sözünü bitirdiğinde onun yerine Gökmen derin bir soluk verdi ve Göker daha fazla tutamadığı gülüşüyle birlikte toplu sinir krizinin ilk imzasını attı.
On dakikanın sonunda dudaklarında histerik bir tebessümle gözlerini siliyorlardı. Gökmen tamamen toparlanmak için ellerini çırpıp dikkati üstüne çekti.

“Bu kadar gülmek yeter. Dükkanı kapatıp hepinizi tek tek evinize bırakıyorum ve bu gece güzelce dinleniyoruz. Daha önümüzde koskoca bir yarın var...” Ebrar'ın itiraz etmek için hazırlandığını görür görmez ekledi.

“Ve kesinlikle itiraz kabul etmiyorum. Şuan size birbirinizi emanet edecek kadar güvenmiyorum, üzgünüm.”

“Ama arabam..?”

“Göker senin arabanla peşimizden gelir.”

Ebrar'da kendine tam olarak güvenemediğinden daha fazla zorlamayıp kabul etti. Hep beraber dışarı çıktıklarında kaza yerindeki polisleri gördüler. Polislere takılıp olayın boş yere uzamaması için hızla dükkanı kapatıp arabaya gittiler. Göker'e arabanın anahtarını uzatırken içinden şükrediyordu Ebrar. O an bütün dükkanların kapalı olması ve sokakta Gökmen'ler dışında kimsenin olmaması büyük şanstı. Yoksa şuan büyük bir kaosun içinde olacaklardı.

Ebrar'ın yol tarifi dışında sessiz geçen kısa yolculukları 3-4 katlı apartmanın önünde son bulmuştu. Hepsi teker teker arabadan inerken bir şey Gökçe'nin dikkatini çekti. Nehir'in kolundaki uzun birkaç çizik. Derinliğini tam olarak anlayamasa da hafiften kanadığının fark edebilmişti. Tam söyleyecekken Ebrar'ın sesiyle durdu. Nasıl olsa giyinirken fark edip pansumanını yapardı dimi?

“Ben... Çok teşekkür ederim. Siz olmasaydınız ne yapardım bilmiyorum.”

"Teşekkür edecek bir şey yok. Bu başta insanlık sonra da komşuluk görevimiz. Bunu karşılıklı olarak yapmadık tabi ki ama biliyorum ki siz de böyle bir durumda daha fazlası için elinizden geleni yapardınız.”

Ebrar hızla kafasını sallayıp onayladı yorgun bir tebessümle.

“Kesinlikle. Yine de teşekkür ederim.”

Gökmen muzip bir ses tonuyla cevap verdiğinde hepsi güldü.

“O zaman bir an önce şu kızcağızı eve götürüp yatır. Emin ol bu üçümüz içinde en güzel teşekkür olur.”

“Pekala o zaman iyi akşamlar. Yarın görüşürüz.”

Hep bir ağızdan 'Görüşürüz' nidaları yükselirken sonunda herkes evlerine dağıldı. Gün şimdilik bitmişti.



Sabahın ilk ışıkları Erdem’in evine yansırken, dünün sinirleri bozguna uğratan olayından bir haber Erdem için gayet stabil hatta diğer günlere oranla huzurlu bile diyebileceği kadar güzel başlamıştı. Kalkıp hazırlandıktan sonra kendisini sokağa atmıştı. Dudaklarında nerden takıldığını bilmediği keyifli bir ıslıkla koyulmuştu yola. Kafeye yaklaştığında gördüğü kişiyle bir karar vermişti. Sorgulamayacaktı. Ne kendi dükkanlarının önünde durup Ebrar'ın kafesine bakan kızı, ne de göz göze geldiklerinde pembeleşen yanakların içinde bir yerlere yaptığı tatlı dokunuşları... Akışına bırakacaktı.

Gökçe yakalanmanın verdiği panik ve karşılaştığı derin bakışların heyecanıyla içeri kaçarken Erdem, yukarı kıvrılan dudaklarını durdurmadı. Mantığının 'Neden?' diye attığı çığlıkların sesini kısıp kalbine izin vermişti bugün. Bu ruh haline alıştıracaktı yavaş yavaş kendini. Çünkü kalbi bunda ısrarcıydı fark ediyordu. Gülerek kafeye girdiğinde Nehir ve Ebrar’ın ondan önce geldiğini fark etti.

“Günaydın kızlar.”

Ebrar kendisine şişmiş gözleriyle döndüğünde hafifçe kaşlarını çattı. Bu kızı dün iyi bırakmamış mıydı? Nehir’e yandan bir bakış attığında onun da yüzünün garip bir şekilde ekşiyip durduğunu ama kendisine çaktırmamak için çaba sarf ettiğini anladı.

“Evet olay ne?”

Ebrar ve Nehir kısaca birbirlerine bakmış ardından Erdem’e oturması için sandalyeyi işaret etmişlerdi. Erdem derin bir nefes alıp sandalyeye oturdu. Bir gün güzel gitmeyecek miydi burada? Ebrar ve Nehir karşısına oturup ona baktılar. Ebrar boğazını temizleyip konuşmaya başladı.

“Dün bir kaza oldu.”

Erdem oturduğu yerde onlara doğru eğilirken kaşlarını merakla havaya kaldırdı.

“Ne oldu Ebrar?”

Nehir’in ağzının kenarıyla konuşmaya başlamasıyla Erdem şaşkınlıkla dudaklarını araladı.

“Altı üstü kaza yapan motosiklet ve arabanın tam ortasında kalakaldım.”

“Ne dedin sen ne dedin?!”

Ebrar, Nehir’e şaşkınca bakarken bu kadar pat diye söylemesine şaşırmıştı. Nehir’de yaramazlık yaptıktan sonra kendisini affettirmek için annelerine masum bakışlar atan çocuk misali boynunu büküp Erdem’e bakmaya başladı.

“İyiyim.”

Erdem şaşkınca Nehir’e bakarken Ebrar, Nehir’in haline kahkaha atmamak için direniyordu. Dün gece sabaha kadar uyuyamamış Nehir’e bir şey olur korkusuyla başında dikilmişti. Erdem Nehir’e gözlerini kısıp bakarken Ebrar dün olanları tekrar aklına getirmişti. Gökçe’nin kendisine ve Nehir’e karşı tavrı yüzünde tebessüm oluşturmuştu. Bu kadarını beklemiyordu ondan. Küçük kız kardeş kendilerine karşı kötü kız imajı çizmeye çalışıyordu o kadar. Gülümseyerek Erdem’e döndü.

“Hem Gökçe sağ olsun dün çok yardımcı oldu.”

“Ay evet! Gökçe hani bizim bildiğimiz bizden haz etmeyen Gökçe varya Erdem abi. Dün o kadar iyiydi ki. Aslında bize kötü gözükmeye çalışsa da nasıl iyi biri olduğunu bize farkında olmadan belli etti.”

Ebrar Nehir’i onaylayıp başını sallarken Erdem gülümsemesini saklamadı. Nehir bu tepkisiyle ona gözlerini kısıp baktığında karşı kafede ikizler didişmekle meşguldü.

“Göker ne olur bu kremi götürsen?”

Göker ikizinin onlara karşı dün gösterdiği iyiliğin devamı için müdahale etmek istemiyor, Gökçe’nin onlarla iyi olması için kendisinin gitmesinin doğru olacağını söylüyordu.

“Kızım çizik yerini gören sensin. Gördüğün yere git sür işte.”

“Ya Göker gidemem anlamıyor musun?”

“Neden gidemezmişsin süpürgesiz cadı he neden?”

“Çünkü toz almam lazım.”

“Tamam ben alırım.”

“Ya hayır sen almıyorsun doğru dürüst. Yarım yamalak yapıyorsun.”

“Gökçe!”

“Göker!”

“Git kendin götür kremi.”

“Lütfen Göker ama ya lütfen.”

Göker duyduğu kelimeyle ikizine arkasını dönüp kahkahasını bastırmaya çalıştı. Lütfen mi demişti o kendisine. Ağzından kerpetenle aldığı kelimeyi mi söylemişti.

“Bir daha söyle öyle ikna olurum.”

Gökçe gözlerini kısıp bir elini beline koydu.

“Sen var ya-“

“Gitmiyorum.”

Gökçe sinirle ayağını yere vurduktan sonra derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.

“Lütfen bu kremi Nehir’e götürüp kolundaki çiziklere sürmesini söyler misin? Camdan baktım. Kolunda pansuman yoktu, sanırım fark etmemiş iz kalmasın.”

Göker omzunun üzerinden tatmin olmuş bir ifadeyle bakıp ona döndü ve elini uzattı. Gökçe elindeki kremi ona uzatırken Göker ağzının kenarıyla “Eh götüreyim bari.” demeyi ihmal etmedi.

Gökçe başını sağa sola sallayıp “Var ya senin bana bir işin düşecek. Süründürmezsem bana da Gökçe demesinler.” dedi.

Göker karşı kafeye gitmek için dükkandan çıkarken Gökçe’yi geçiştirircesine başını salladı.

Karşı kafeye girdiğinde ise Erdem sırtı dönük masada oturmuş, Ebrar ve Nehir karşısında oturmuştu. Ebrar kendisini gördüğünde gülümsedi.

“Hoş geldin Göker.”

“Günaydın.”

“Günaydın Göker gelsene.”

Erdem omzunun üzerinden kısa bir bakış atıp başıyla selamladığında Göker onlara doğru yaklaştı. Bir yandan elindeki kremi gösteriyordu.

“Gökçe dün kolunda çizik fark etmiş tam söyleyeceği esnada araya bir şey kaynamış sanırım, o da sen fark edersin pansuman yaparsın düşüncesiyle diyememiş. Az önce de fark etmiş pansuman yapmadığını bu kremi gönderdi. İz kalmasın sürsün çiziklere iyi gelir diyerek.”

Nehir kollarını sıyırdığında cidden çiziklerin olduğunu kan akmış ve kurumuş yerin kıpkırmızı bir görüntü oluşturduğunu fark etti. Dün ki kıyafetlerini değiştirmek aklına bile gelmemişti, olayın şokuyla hiçbir şey hissetmemişti. İçinden Gökçe’ye bir kez daha teşekkür ederken Ebrar oturduğu yerden kalkıp ecza dolabına gidip pansuman malzemelerini aldı.  Erdem garip bir tebessümle kreme bakarken Göker kaşlarını çattı. Delirdi mi acaba diye düşünürken Ebrar’ın konuşmasıyla dikkatler Ebrar’a döndü.

“Sağ olsun. Kendisi gelseydi ya.”

“İşi vardı ondan gelemedi.”

“Anladım. Teşekkürlerimizi ilet lütfen biz de bir ara kendimiz iletiriz.” derken Nehir’in kolunu temizliyordu. Nehir’de Ebrar’a hak verircesine başını sallıyordu. Göker oturduğu yerden kalkmak için hareketlendiğinde Erdem ona baktı.

“Gökmen bu akşamı unutmasın ona de olur mu?”

“Henüz gelmedi ama geldiğinde derim.”

“Tamam.”

“Tamam.”

Göker gülerek kafeden çıktığında Gökçe’nin merakla kendisini beklediğini gördü. Şimdi ikizi kudursaydı ne keyifli olurdu... Ve istediği de oldu. Kendi kafelerine geçtiğinde akşama kadar Gökçe’nin kudurması neler olup bittiğini öğrenmek için tuttuğu soru bombardımanına ona sinir bozucu cevaplar vererek kudurmuş bir hale dönüşmesini keyifle izlemişti.



Gün içinde bütün mahalle normal bir şekilde zamanı bitirirken güneş yavaş yavaş yok oluyordu gökyüzünde. Hüseyin Bey dükkanından çıkıp karşı dükkana doğru bir bakış attıktan sonra kendinden önce her yere giden göbeği ile beraber Mahmut Bey’in dükkanına geçti.

“Mahmut’um kolay gelsin.”

“Hüseyin’im hoş geldin.”

Hüseyin bey bir elini göbeğine koyduktan sonra ona bakıp başını salladı. Mahmut Bey elindeki eti bir güzel döverken Hüseyin Bey’e kısa bir bakış attı ardından köşede duran çırağa “Koçum bizi yalnız bırak bir bakalım Hüseyin abinle.” dedi. Çocuk başını sallayıp dükkandan çıktıktan sonra Hüseyin Bey’e döndü tekrar.

“Bu akşam anlatacak mısın çocuklara?”

Hüseyin Bey yandan bir bakış atıp tamamen ondan yana döndü. Derin bir nefes alıp başını onaylarcasına salladı tekrar. Zorlanır mıydı bilmiyordu. Uzun zaman geçmişti üzerinden, ama ne zaman durulsa o hatıralar beliriyordu gözünün önünde. Eskisi gibi olmasa da acıyı hep iliklerine kadar hissediyordu.

“Anlatacağım. Laf ağızdan bir kez çıktı mı bizde geri dönüşü olmaz biliyorsun.”

“Bilmez miyim, ölüm olsa bile sonucu geri dönüşü olmaz.”

Mahmut Bey’in cümlesiyle ona baktı tekrar. Göz göze geldiler.

“Çocuklara güveniyorum.”

Mahmut Bey başını onaylarcasına salladı.

“Sarsılacaklar.”

 “Hayata biraz farklı bakarlar. Hele Erdem o odunlukla bakmaya devam ederse kör olacak. Hadi Zümrüt’ü anlarım sevmezsin istemezsin ama-“

Dükkana giren müşteriyle lafı kesildi. Mahmut Bey’e kolay gelsin sana dercesine elini salladı ve kendi dükkanına geçmek için kapıya yöneldi. Gökmenlerin kafesine baktığında Gökçe’nin Ebrar’ın kafesine baktığını gördü. Kendi kendine hafif bir tebessüm edip kendi dükkanına gitti.
 Saatler hızla ilerlerken bir günün daha bittiğine şahit oluyordu herkes. Dükkanlar teker teker kepenkleri indirmeye başladığında sadece mahalle sakinlerinin sesi yankılanıyordu sokakta. Ebrar ve Nehir yine beraber eve giderken Erdem arkalarından onları izliyordu. Gökmen’in kendisine seslenmesiyle omzunun üzerinden ona kısa bir bakış attı.

“Erdem.”

“Efendim.”

“Mahmut ve Hüseyin abi nerede?”

Erdem tamamen ona döndüğünde Göker ve Gökçe Gökmen’in arkasında dikiliyordu. Gökçe ona bakmamak için direniyor, Erdem’in ondan yana bakmadığı bir anı fırsat kolluyor yüzünü izlemek için can atıyordu. Gökmen ile karşılıklı durup tepkisizce bakan Erdem’de sorunun cevabını bilmiyordu. Sokağın köşesinden gelen sesle ikisi de aynı anda o tarafa baktılar. Hüseyin ve Mahmut Bey onlara doğru geliyordu.

“Hop! Burdayız.”

Gökmen gülümseyip yanına gelen ikiliye elini uzattı ve selamlaştı. Aynı şekilde Erdem’de selamlaştıktan sonra bakışlar Göker ve Gökçe’ye döndü.  Mahmut Bey tedirgin olsa da Hüseyin Bey’e belli etmedi.

“Masaya fazladan misafir mi var?”

Göker güldüğünde Gökçe mahcup bir bakış attı.

“Yok Mahmut abi, biz eve gidiyoruz. Size keyifli akşamlar.”

Gökçe’nin konuşmasıyla Erdem olduğu yerde bir iki adım geriledi. Kalbinin değişen ritmini Gökmen’in duymasını istemiyordu. Göker ve Gökçe vedalaşmaya başladıklarında başını diğer tarafa çevirdi. Göker ve Gökçe en son kendisinin karşısına geçtiğinde hafifçe yutkundu.

“İyi akşamlar.”

Göker başını sallayıp “Size de.” derken Gökçe gözlerinin içine bakmaya devam ediyordu. Erdem başını hafifçe yana doğru eğdiğinde gözleri dalmış da yeni kendine gelmiş gibi karşısında silkelenen Gökçe’ye kahkaha atmamak için kendini zor tuttu.

“İyi akşamlar.” dediğinde başını salladı ve arkasını dönüp giderken istemsizce bakışlarını ondan ayırmadı.
 Mahmut Bey’in konuşmaya başlamasıyla ona döndü.

“O zaman gidelim artık.”

Hüseyin Bey Erdem’e gözlerini kısıp bakarken Mahmut Bey’i onayladı ve yürümeye başladı. Dört kişi sessiz sokakta sadece adım sesleri ile anlaşıyordu...
Mekana geldiklerinde garson onları geçen ki masaya yönlendirmiş ve aynı şekilde tekrar oturmuşlardı. Erdem ve Gökmen karşılıklı Mahmut ve Hüseyin Bey karşılıklıydı. Masa donatılana kadar sessizlik devam etti. Servisler tamamlandığında önce günlük muhabbet döndü ardından bakışlar Hüseyin Bey’e döndü.  Gökmen elindeki bardağı ona doğru götürdü.

“Sıra sendeydi galiba Hüseyin abi.”

Hüseyin Bey başını sallayıp bardağından bir yudum aldı ardından derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.

“Yıl 1998.” Elindeki bardağı masaya bırakıp kollarını masaya dayadı ve Mahmut Bey’e baktı.

“Mahmut’un anlattığı şeytandan sonra hayatıma giren ve benim çok geç fark ettiğim Nevra... Ben Mahmut gibi babamın yanında sürekli çalışmadım. Tatillerde çalışıyordum sadece, onun dışında okul ev hayatım devam ediyordu. Annem oku da iş sahibi ol derdi. İstediği gibi oldum denilemez tabi ama bir başka insanın kalbinin sahibi olmuştum.”

Kendi kendine güldüğünde gözleri doldu. Mahmut Bey olduğu yerde sıkıntılı bir nefes alıp verdiğinde Erdem kaşlarını merakla kaldırdı. Gökmen’de Erdem’den farksızdı.

“Okulda sınıfa yeni bir kız gelecek davası dönmeye başladı bir ara. Tabi ben ilgilenmiyorum. Sonra o çok konuşulan yeni kız geldi... Yanımda oturdu tam yarım dönem ve ben onu hiç fark etmedim bile. O şeytandan sonra kızlardan nefret eder olmuştum. Başımı kaldırıp alıcı gözle bakmadım hiç. Erkek muhabbeti kızın konusu dönüyor arada ama tepki vermiyorum.” Tekrar kendi kendine gülmeye başladığında yanağından bir damla yaş süzüldü.

“Sonra bir gün benim tepkisizliğimden sıkılan arkadaşlarım iddia koydular ortaya. Kendilerince kızı hangisi ayarlarsa ortaya konulan miktar onun olacak. Kızın duygularıyla dalga geçecekler. Bir an acaba diye düşündüm. Bir erkek bir kızın duygusuyla oynadığında kız nasıl hisseder diye düşündüm. Mahmut’un olayından önce hiç çevremde birilerinin duygularıyla kimse oynamadığı için bilmiyorum bende katıldım iddiaya. Ama işler beklediğim gibi gitmedi. Nevra’yı tanıdıkça ona daha da ısınıyordum, kalbim yuvasını bulmuş kuş gibi yanındayken şaşıyordu kendini. Sonra iddiadan vazgeçtim. Zaten Nevra ile de sevgili olmuştuk. Arkadaşlara para falan istemediğimi söyledim herkes kendi parasını attı cebine. Duygusuyla oynamadım, oynayamadım.”

Bir damla yaş daha süzüldüğünde yanaklarından eliyle sildi ve bardaktan koca bir yudum aldı.

“İlişkimiz ilerlerken öğrendim ki Nevra annesini kaybetmiş küçükken. Bir kız kardeşi daha varmış onu o büyütüyormuş. Babası da onlara hem baba hem anne olmaya çalışan bir adam. Ama Nevra güçlü kız. Evin çatısı. Ben bunları öğrenirken Nevra’ya aşık oluyordum. Bir kere daha sonra bir kere daha... Okul bitmeye yakın anneme söyledim Nevra’yı. Askerliği yapıp geldikten sonra bu kızla evleneceğim dedim. Kabul etti. Aradan biraz zaman geçti tanıştırdım annemle onu. Sonra okul bitti ben direk askere gittim.”

Derin bir nefes alıp durdu Hüseyin Bey.

“Eee abi sonra sen askerdeyken başkasıyla mı evlendi?” diye soran Gökmen’e kırılgan bir bakış attı. Yanağından bir damla yaş süzüldüğünde Erdem bakışlarını dışarı çevirdi.

“Yok be oğlum. Bekledi... Sürekli mektuplaşırdık, telefonlaşırdık. Askerden geldim. Direk evlilik muhabbetine geçildi. Evlendik. Biz Nevra ile evlendik. O yarım dönem boyunca yüzüne bakmadığım sonra bir iddiadan dolayı dalga ile başladığım bir ilişkinin sonucunda aşık oldum ve evlendim. Yine olsa yine bir iddia olsa yine kabul ederim iddiayı ama o yarım dönem boyunca onu fark etmediğim için kendime çok kızgınım.”

“Neden abi?”

Erdem’in sorusuyla Hüseyin Bey gülümsedi.

“Evlendik ya bir akşam oturuyoruz evde. “Sana bir şey itiraf edeceğim Hüseyin’im” dedi. “Söyle” dedim. Bir defter verdi elime. “Ben sınıfa ilk geldiğim günden beri sana vurgundum aslında” dedi. Defteri açtım defter normal defter değil günlük. Bana olan sevgisini öyle güzel yazmış ki. Ben fark edememişim. Ah aptal kafam!”

Bardağının dibini görünce Mahmut Bey’e baktı. Mahmut Bey bardağını doldururken Erdem’e döndü.

“Bazen insan gözünün önünde olan mucizeyi bile fark edemiyor.”

Erdem tepkisizce ona baktığında önüne döndü Hüseyin Bey, devam etti anlatmaya.

“Sonra işte bir gün her şey tepetaklak oldu. Annesi ölmüştü ya nedeni kansermiş. O kanser hastalığı Nevra’da da oldu. Sonrası silik. Hastanelerde geçen günler... Elimden kayıp gittiğine şahit olduğum günler...”

Bakışlarını dışarı doğru çevirip uzaklara baktı.

“Ondan sonra kimseyi sevmedim. Kimseyle evlenmedim. Evlenirken söz vermiştik birbirimize. Sadece birbirimize ait kalalım diye. O sözü son nefesime kadar tutacağım bende. Ahirette karşıma geldiğinde başka birisiyle evlenmiş olsam nasıl bakardım yüzüne. O benim ahiretliğimdi. Şimdi işte beni bekliyor da. Daha benim vaktim gelmemiş.”

Dört adam aynı anda derin bir iç çekti. Daha söylenebilecek söz yoktu, onlar da susmayı tercih etti. Arkada ağır ağır çalan türkülerle dertli birkaç kadeh devrildi, son çıkmaz olan düşünceler de onların izinden gitti. Sonunda saat gece yarısını geçerken Mahmut Bey ayaklandı.

“Kalkın bakalım dert kuşları. Geç oldu, yarın iş var güç var.”



Mekandan dışarı çıktıklarında birbirlerine iyi geceler dileyip ikişer ikişer ayrıldılar. Mahmut ve Hüseyin Bey kafa kafaya verip çoktan ara sokaklardan birine girdiklerinde gençler öylece kapının önünde dikiliyorlardı. Gökmen dengesinin hafiften bozuk olduğunu hissedince biraz ilerisinde duran direğe yaslanıp yavaşça kaldırıma oturdu. Az sonra direğin diğer tarafına çöken adam dudaklarında ufak bir kıvrılmaya sebep olmuştu.

Kafasını direğe yaslayıp kendini toparlamaya çalışırken ona doğru uzanan eli fark etti. Sigara paketi. Normalde çok kullanmasa da bu gece ihtiyacı olduğunu hissetti. Dinlediği hikaye çaktırmasa da ona ağır gelmişti. Kendince kurduğu empati ona ağır gelmişti. Kurduğu empatinin başrolündeki kadın ise onu darmaduman ediyordu. Sanki içine çekeceği duman hepsini silebilirmiş gibi uzandı pakete.
Sigaralarını yaktıktan sonra göğsünü tırmalayan hisle çıldıracak gibi oldu. Aklından geçen düşünceleri durduramıyordu. Anlatmaya ihtiyacı vardı ama yanındaki adam onu ne anlar ne de dinlerdi. En sonunda dayanamayıp telefonunu çıkardı ve o an duymak istediği şarkıyı açtı.

Erdem duyduğu şarkıyla birlikte merakla Gökmen'e dönerken o çoktan kendini kaptırıp şarkıyı söylemeye başlamıştı.

Eksik bir şey mi var hayatımda
Gözlerim neden sık sık dalıyor 
Eksik bir şey mi var hayatımda
Gökyüzü bazen ciğerime doluyor 

Derin nefes verirken o hissin usul usul aktığını hissediyordu Gökmen.

Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam 
Atsan atılmaz, satsan satamam 
Eksik bir şey mi var, anlayamam 
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam 

İkisi de ellerindeki daldan derin bir nefes çekerken dudaklarındaki tebessümü durdurmuyordu.

Kalksam duraktan dolmuş gibi 
Arka koltukta unutulmuş gibi 
Terliklerimle gelsem sana 
Sonunda aşkı bulmuş gibi

Şarkı devam ederken Gökmen sustu. Yanındaki adam fark etmeden içindeki zehri akıtmanın rahatlığıyla kendini şarkının huzuruna bıraktı. Ancak yanılıyordu. Erdem'in suskunluğu anlamamasından değil, tam tersi anlayışındandı.

Küçüklüğünden beri yaşadığı zorlukların getirisiyle insanları çok çabuk anlayan Erdem elbet onun bakışlarını, tavırlarını, mimiklerini kısa sürede kavramıştı. Hele de duygularının zincirleri onu böylesine sıkı sarmışken çok iyi anlıyordu.

Bir süre sonra şarkı değiştiğinde duyduğu şarkıyla derin bir iç çekti Erdem. Biraz da o söyleyebilirdi değil mi?

Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri 
Gitme gitme el olursun sevgilim incitir beni 

Bu çıkışı beklemeyen Gökmen dikkatle Erdem'i izlemeye başladı. Sesinin güzel olması bir yana fazla duygulu söylüyordu.

Yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni 
Yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni 
Gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri 
Gitme gitme el olursun sevgilim incitir beni 

Erdem'in bambaşka bir yönünü izlediğini anlamıştı Gökmen. Aşık Erdem kocaman sırıtmasına sebep olmuştu. Her zaman kaşlarını çatmaya hazır o ciddi adamdan eser yoktu. Karşısında kırılgan bir ifadeyle içli içli mırıldanan Erdem'i bu hale getiren kızı ciddi anlamda takdir etmişti.

Akşam vakti sardı yine hüzünler 
Kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden 
Akşam vakti dolaştım sokaklarda 
Yırtık bir afiş seni gördüm duvarda 

Şarkı devam ederken Erdem'in susmasıyla dayanamayıp araya girdi Gökmen.

“Vay be! Sen fena yanmışsın arkadaş.”

Erdem kendi düşüncelerinin dalgınlığıyla Gökmen'in söylediklerine gülmüştü. Ve kilit soru gelmişti.

“Kim bakalım seni bu hale getiren kız?”

Az önce devirdiği kadehlerden mi yoksa karman çorman olmuş duyguları mı bilinmez, bir şey, susmayı çok iyi öğrenmiş Erdem'in dilinin o sımsıkı bağlarını çözmüştü. Ve asla duymaması gereken kişinin yanında o ismi sayıkladı.

Gökçe.”

Gökmen duyduklarıyla başını sallayıp kendine gelmeye çalışırken Erdem’e yandan bir bakış attı.

“Sen kime aşık olmuşsun kime!”

Erdem hala ağzından çıkanların farkında değilken tekrar döküldü dudaklarından o isim.

Gökçe.”

Gökmen hiddetle kalkıp Erdem'i yakalarından kavrayarak onu da kaldırdı.

“Ne diyorsun lan sen? Ne Gökçe'si lan!”

Erdem yüzen doğru bağıran adamla kendine gelmişti. Daha kendi söylediklerinin şokunu atlatamadan ilk darbe geldi. Gökmen Erdem’in yüzüne bir yumruk indirdiğinde Erdem bir iki adım sendeledi. Başını sallayıp Gökmen’e baktığında ellerini iki yana açtı.

“İstediğini yap. Duygularıma karışamazsın. Benim bile karışmama izin yokken sen karışamazsın!”

“Bana bak! Ağzından çıkanı kulağın duysun Erdem!”

“Yeter ulan! Günlerdir ne çekiyorum senin haberin var mı? Sanki ben istedim o çırpı bacağa tutulmayı!”

Gökmen hırsla bağırıp birkaç yumruk daha savurdu.

“Daha tanıyalı ne kadar oldu da aşık oldun ha? İki ay da ne aşkı!”

Erdem alaylı bir kahkaha atıp hırsla Gökmen'e baktı ve tam olarak bam teline basacak o cümleyi kurdu.

“Asıl senin ağzından çıkanı kulağın duysun Gökmen Efendi! Bunu bana söyleyecek son adam bile değilsin sen.”

Artık Gökmen cidden çileden çıkmıştı. Erdem'in üstüne çullanıp acımasızca yumruklarını atarken de etraftakiler onları ayırmaya çalışırken de aynı kelimeler dudaklarından dökülüp geceyi haykırışlarıyla bölüyordu.

"Öldürürüm lan seni! Yemin olsun öldürürüm!”

17 Mayıs 2018 Perşembe

MEDENİ İNSANLAR GİBİ KONUŞMA(16)

Gün sonuna gelirken herkes kendi düşüncesiyle baş başa kalmıştı. Kapanan dükkanların kapıları gün boyu içlerinde yaşadıkları karmaşayla kapanmış, ertesi gün başka bir karmaşa ile açılmak üzere karanlığa bırakılmıştı. Berrak, Suna, Güzin hanım kol kola mahalleden ayrılırken erkekler iki gün sonra dertleşme gecesi için sözleşmeye orta yolu bulmaya çalışıyorlardı. Erdem ve Gökmen büyükler ne derse öyle olur mantığında ses etmemiş kabullenmişlerdi. Mahallede kimse kalmadığında onlar da vedalaşıp ayrılmıştı.
Gökmen arabasına doğru giderken Göker’i aradı. Gün içinde Erdem ile gelen karşılaşmasından sonra Gökçe ile ikisini eve yollamıştı. Durum raporu şarttı.

“Alo.”

“Efendim abilerin en kralı.”

“Evde misin Göker? Boş yapma bana, dediğinde her ne kadar haklı olsan da konumuz bu değil dökül.”

Göker gözlerini devirip annesi ile göz göze gelince hafifçe öksürdü.

“Evdeyim, evdeyim hatta anneme masayı kurması için yardımcı oluyorum.”

“Aferin. Gökçe ne yapıyor.”

Göker annesine kısa bir bakış atıp tamamen masaya odaklanmış numarası yaptı. Tabak kaşık çatalların yeri düzgün olsa da değiştiriyor sonra tekrar eski haline getiriyordu.

“Valla majesteleri gelir gelmez odasına çekildi, ses seda yok ara bir yokla istersen. Bana “ikizim olduğun halde zerre anlamıyorsun beni” diye bağırdı. Sonra odasının kapısını yüzüme çarptı. Annem de üstüne gitmedi.”

Annesine kısa bir bakış atıp onun ters bir bakışını görmediğinde derin bir nefes aldı. Elinde tuttuğu kepçeyi her an başına yeme riski vardı sonuçta.

Gökmen arabasına binip kemerini takarken Göker’in dediklerini tek kaşını kaldırarak dikkatle dinliyordu. Göker’in kurduğu son cümle ile “Tamam eve geliyorum bende bu akşam yemekte sizleyim. O zaman görüşürüm süpürgesiz cadıyla, var bir karın ağrısı onun haydi hayırlısı.” deyip Göker’in cevap vermesini beklemedi ve telefonu kapadı.

Yol boyunca radyoda açtığı şarkılara eşlik edip Ebrar’ı aklına getirmemeye çalıştı. Gün boyunca yaptıklarını iyi ki de yapmıştı ona göre. Yapmasa için de kalırdı. Duru ise günün farklı bir boyutu olmuştu. Bir ihale artık bu gidişle onu yavaştan şirkete bağlayacak gibi geliyordu. Şirket’e istemeye istemeye gitmeye başlayacaktı. İhalenin bir kopyasını eve giderken babasından almayı aklına yazdı. İyice kafa yorması lazımdı bu işe farkındaydı.



Gökçe eve geldiği gibi kendisini odasına atmış yatakta cenin pozisyonuna girmiş bir şekilde karşısındaki duvara boş boş bakmaktan başka bir şey yapmıyordu. Bu zamana kadar etrafında pervane olan erkekleri düşündü. Hepsi dış görünüşe önem vermiş hiç biri düşüncelerini merak etmemişti Gökçe’nin... Şimdi hiç beklenmedik anda kalbi bir adam için zorlanıyor, kendini kaybediyor, bocalıyordu. Ve adam aşık olunan kişinin kendisi olduğundan bir haberdi. Başka birisini düşünüyordu. Gökçe’nin kırdığı bir pot onun aslanı kediye çevirme planını baltalamıştı. Ama farkında bile değildi ki. O aslan gibi duran adamın içindeki çocuğu çoktan uyandırmıştı. O da kendisi gibiydi ama işte kalkanlarını bir tek birbirlerine karşı indirmiyorlardı. Erdem’in bugün dibine kadar girişi karşısında, duruşundan taviz vermediği için kendisini tebrik etti. Ama Erdem’in kurduğu cümle ile sarsılması ve kekelemesi kendisine kızması için yeterliydi. Adam resmen kulağına doğru “Aşkından insanlara olmadığın biri gibi imaj sergileme.” demişti. Olmadığın biri... Erdem onu çözmüş müydü de böyle bir cümle kurmuştu. Başını sağa sola sallayıp kendi kendine gülümsedi. Daha Göker bile onu çözememişti, ikizi olmasına rağmen. Erdem mi çözecekti. Külahına anlatsaydı ya.

“Aptal herif.” diyerek mırıldandı. Sonra bakışı duruşu ses tonu aklına gelince tavana doğru baktı.

“Ne aptalı ya aptal olan benim adam Herkül gibi mübarek yontulmamış odun. Karşısında süt dökmüş kediye dönüyorum resmen ve fark etmiyor bile!”

Kucağındaki yastığı başının altına alıp uzandı. Bundan sonra kafeye gitmemesi belki kendi için iyi olur diye düşündü ama abisine ne diyecekti... Bir süre düşündü. Ardından çekmecenin üzerinde duran telefonuna uzandı. Rehbere girip tiki arkadaşlarından en çenebaz olanı buldu ve aramaya koyuldu. Telefonun fazla çalmasından açılması ile hiç şaşırmadı. Ne de olsa arkadaş ortamında popülerdi.

“Gökçeeeee!”

“Seda? Bağırmasana kızım!”

“Ay özür dileriim! Ne haber ya, yoksun ortalıkta adamakıllı, mekanlar sensiz çekilmiyor kızııım!”

Yayvan bir şekilde konuşan arkadaşına elinin tersiyle ağzının ortasına çarpma isteğini bir kenara koymaya çalıştı, sonuçta yarın cümbüş olacaktı. Eh abisi sonucunda kendisine kafeye gelmemesini belirtirdi herhalde.

“Abimin kafesinde takılıyorum genelde ondan. Ne diyeceğim yarın bizimkileri topla ve sana atacağım konuma gelin eksik istemiyorum.”

“Tabi canım sen konum at yeter.”

“Tamam.” dedikten sonra telefonu kapayıp zafer elde etmiş gibi gülümsedi. Tiki arkadaşlarına Göker ve Gökmen kıl oluyordu. Yarın mekanda yapacakları hareketleri düşünüp kahkaha attı. Abisi göz yumamazdı. Hele aralarında ona haddinden fazla yaklaşan Atakan olduğunda Gökmen kovardı hepsini kafeden uygun bir dille. Buna emindi. Kapısının tıklatılmasıyla oturur pozisyona geçti.

“Gel.”

Hafif açılan kapıdan Gökmen başını içeri uzattı. İyi insan da lafının üstüne... 

“Rahatsız ediyor muyum cadı?”

“Sen miydin abi gel, gel.”

Gökmen kapıyı açıp içeri girdikten sonra kapıyı kapatıp yatağın ucuna oturdu.

“Duyduğuma göre atarlanılmış.”

“Göker söyledi dimi?”

“Kaç yaşınıza geldiniz hala büyümüyorsunuz.”

“Abi yapma.”

“Gökçe neyin var?”

Gökçe duruşunu dikleştirirken bir şeyim yok dercesine başını salladı. Gökmen başını sağa doğru eğip çapkın bir şekilde gülümsedi.

“Ah! Bu gülümseme bende etki etmiyor adamım!”

Kahkahası odada çınlanan Gökmen’e yanındaki yastığı fırlattı.

“Abi ya!”

Gökmen yastığı kolunun altına koyup yastığa yaslandı.

“Dinliyorum hadi yorma beni, gün içinde yeterince yorulduğumu düşünüyorum.”

“Okul, dersler-“

“Hadi ordan süpürgesiz cadı, sen okulu bu zamana kadar hiç takmadın. Bana bununla gelme.”

Gökçe şok olmuş bir şekilde ağzını beş karış açıp abisine bakarken Gökmen yüzünü buruşturdu.

“Dalağına kadar görüyorum şu an kapa ağzını kapa!”

Gökçe ağzını kapayıp alınmış bir bakış attığında Gökmen uzanıp burnunu sıktı.

“Asıl konuyu söyle.”

“Neden beni kimse sevmiyor?”

Kim sevmiyormuş. Kızım ben seviyorum ya seni sonra babam annem-“

“Hayır öyle değil...” Utanarak abisine kısa bir bakış atıp diğer yastığı kucağına koydu. Püskülleriyle oynarken sessizleşti. Gökmen kardeşindeki bu duygusal değişimi gördüğünde gözlerini kıstı. Bu kızın aklında biri olmalıydı? Yoksa bu hallere girmezdi. İyi de kimdi?

“İnsanlar doğru zaman, doğru yer ve en önemlisi doğru mekana geldiklerinde asıl sevgiyi anlar. Belki de sen henüz doğru zamanda değilsin.”

“Ya doğru zaman olduğuna inanıyorsam ama karşı taraf farkında değilse?”

“Belki o da farkındadır, bocalamış olabilir. Ya da inatçıdır kabullenmek istemiyordur. Ya da başka sebepler...”

“Abi sen doğru zaman, doğru yer ve doğru mekanda olduğunu hissettin mi?”

Gökmen başını tavana doğru çevirip kendini gerisin geri yatağa attı.

“Valla ben değil de üniversitedeyken çok kız kendisi için doğru kişinin ben olduğumu iddia etmişti. Sonuçta hepsi şu an evli... Sanırım ben kısmet açmakta doğru kişiyim.”

Daha sonra kendisi için düşündüğünde dudaklarını bilmem dercesine büzüp kız kardeşine baktı. Gökçe anladım der gibi başını salladığında aşağıdan annesinin kendilerine seslenmesiyle yattığı yerde doğruldu.

“Hadi aşağı inelim. Sonra konuşmaya yine devam ederiz. Bu arada Göker sanırım dediğin cümleye fazla içerlemiş-“

“Özür dilerim tamam.”

“İşte benim iyi kalpli süpürgesiz cadım.”



Ebrar eve gelip sessizlikle karşılaştığında boş bir şekilde etrafına baktı. İnsan kendi kendine kaldığında düşünceleri devreye giriyordu. O düşünceler önce azar azar sonra birden kendisini boğmaya başlıyordu. Bu gece bunun olmasına izin vermek istemedi. Başını sağa sola sallayıp elini çantasına attı. Çantasından telefonu çıkartıp direk Nehir’i aradı. O iyi gelirdi ona. O anlardı. İçindekileri söyler, susulması gerekiyorsa beraber susarlardı. Konuşulması gerekiyorsa Nehir doğru lafı söylerdi. Telefon fazla çalmadan açıldı.

“Efendim Ebrar.”

Lafı eveleyip gevelemeden direk konuya girdi.

“Bu gece bende kalsana.”

Nehir eve geleli beş dakika olsa dahi oturduğu koltuktan kalkıp çıkışa  yöneldi.

“İyi misin kuzum?”

Ebrar etrafa kısa bir bakış attı. Biraz daha fazla sessizlik içinde kalsa iyi olmayacaktı.

“Gel hadi bu sessizlik beni bir gün boğacak diye korkuyorum.”

Nehir evin anahtarını cebine atıp evden dışarı çıktı. Ebrar’ın kurduğu cümleyle kaşlarını kaldırıp kısaca “Tamam.” dedi ve telefonu kapadı. Olabildiğince hızlı bir şekilde Ebrar’ın evine gitmek için apartmandan ayrıldı.



Erdem, evine girdiğinde önce selam verdi. Sessiz bir karşılama ile hafifçe tebessüm etti.

“Delirmeye başladı bu adam diyecekler yakında bana.”

Açık olan evin kapısını kapatıp içeriye doğru yönlendirdi adımlarını. Üzerindeki gömleği çıkartıp tişört ile kaldığında koltuğa kendini bıraktı. Gözü kitaplığına takıldığında kendine kızdı. Adamakıllı kitap okumuyordu ne zamandır, yeni aldığı kitaplardan birini uzanıp aldı.
Arka kapak yazısını tekrar okudu. Yanına usulca bırakıp kalkıp elini yüzünü yıkayıp kendine geldi. Rahat kıyafetlerini giydikten sonra koltuğa uzanıp kitabı tekrar eline aldı. Kenardaki radyoya uzanıp eskileri açtı. Duyduğu türküyle tekrardan kendi kendine gülümsediğinde şarkının bitmesini bekledi. Sözler onu alıp götürüyordu.
Ne demişti şair: “Aşk deyince ötesini arama...” Karşısındaki boşluğa daldı. Bittiğinde kitabı eline alıp ilk sayfayı açtı.

Hayat, zamana sahip olmanın zenginliğidir. Yaşadığımız zamanınsa kalitesinde gizlidir.
UMUT GÜNER

Kendi kendine gülümseyip okumaya devam etti. Bir yazar neden böyle bir cümle ile başlardı ki yazmaya. Sayfalar geçiyor, zaman bitiyor. Bir başka başlık devreye giriyor. Farklı bir yere alıp götürüyordu Erdem’i. Kitabı okurken kimi yerinde duraksayıp gözünün önünde beliren yaşadığı anları yok etmeye çalışıyordu. Bazen bir cümle de takılı kalıyor defalarca okuyordu. Beynine kazımak ister gibi. Bir şeyleri kendine kabullendirmek ister gibi. Satırlardaki gizli anlamlara güveniyordu. Bu geceyi bu kitapla sonlandıracaktı...



Nehir, Ebrar’ın yanına geldiğinde Ebrar binanın girişinde onu bekliyordu. Koşar adım yanına gittiğinde Ebrar onu fark etti.

“Çabuk geldin?”

“İyi değildin.”

İşte bu cevap bazı şeyleri uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmıyordu. Ebrar Nehir’i kendine çekip sıkıca sarıldığında aynı karşılığı gördü.

“O zaman yukarı çıkalım hadi. Gece uzun gibi.”

“Biter mi sence?”

“Bitmez.”

Beraber eve girdiklerinde Nehir ilk önce ışıkları yaktı. Kendini koltuğa bırakıp derin bir nefes aldı. Ebrar’da yanına geldiğinde bir süre sessizce durdular.

“Eee?” diyerek Ebrar’a bakan Nehir konuşmaya bir yerden başlaması gerektiğini belirtti. Ebrar kollarını göğsünde birleştirip çenesini dikleştirdi.

“Öncelikle o kek tarifi bana ait.”

Nehir elini alnına vurup başını geriye attığında gülmeye başladı. Ebrar’ın tepkileri onu güldürüyordu. Ebrar ona alıngan bir bakış attığında ciddileşmeye çalıştı. Ellerini sakin ol dercesine kaldırıp hafifçe öksürdü.

“Tamam bu konuya el atılacak ama kafanı karıştıran ve seni kıran nokta bu değil kandırma kendini.”

Ebrar yandan bir bakış atıp Nehir’i süzdü. Haklıydı. Asıl nokta Tolgaydı. Çalan telefonu ile çantasını eğilip yerden aldı. İçinden telefonu almaya çalışırken ısrarla çalan telefona karşılık Nehir sıkıntılı bir nefes verdi.

“Bul artık şunu.”

“Ah tamam buldum bir saniye.”

Çantanın içinden telefonu çıkartıp ekranı Nehir’e çevirdi. Tolga arıyordu.

“Açsana kızım.”

“Ne diyeceğim!”

“Ne demek, ne diyeceğim!”

“Bugün çok kötü oldu Nehir o ve ben onun ardından bile gidemedim.”

“Aç şu telefonu yoksa daha kötü olacak çocuk.”

Ebrar’ın tedirginlikle bakmasına aldırmadan cevapla kısmına dokundu ve sesi hoparlöre aldı. Ebrar kendisine gözlerini pörtletmiş bir şekilde baksa da umursamadı.

“Ebrar.”

Tolga’nın bitkin sesiyle ikisi de yüzünü asarak birbirine baktı. Nehir geriye doğru yaslanırken Ebrar boğazını temizledi.

“Efendim.”

“Ebrar.”

“Efendim Tolga.”

“Ben bilmeden yanlış bir şey mi yaptım?”

Nehir dudaklarını toparlayıp başını geriye doğru attı. Ebrar ise kendini tutuyordu. Tolga hiçbir şey yapmamıştı. O suçsuzdu. Belki sadece kendisini sevmesi yanlıştı.

“Hayır Tolga. Yanlış hiçbir şey yapmadın sen.”

“Ebrar, bize ne oluyor?”

“Bilmiyorum.”

Derin bir nefes alıp veren Tolga başka hiçbir şey demedi. Hattın diğer ucunda balkona çıkmış sigara yakmıştı. Aklına bugün Gökmen’in Ebrar’a dokunduğu an o yakıştırmalar geliyor gözleri sızlıyordu. Fazlalık mıydı Ebrar’ın hayatında. Bu düşünceyle sarsılıp telefonu Ebrar’ın yüzüne kapadı. Olduğu yere çöküp yanağından bir damla yaş süzüldüğünde, Ebrar Nehir ile diğer tarafta sessizce birbirine bakmaya başladı.

Seven bir adamın çırpınışı vardı ortada. Sevgisini hak etmediğini düşünen bir kadın vardı diğer tarafta. Bazen sevmek tek başına yeterli olmuyor, hayat kendi planlarını devreye koyunca iki tarafta tepetaklak oluyordu. İnsanlar duygularını sorguluyordu. Gerçekliği düşünüyorlardı...



Ertesi sabah her şey rutin bir şekilde devam ederken Ebrar karşılarındaki kafeye alıngan bir bakış atıp  Nehir ile bakıştı. Nehir dün geceden beri abarttığını söylüyor ama o inatla laflarında diretiyordu.
Bugün Nehir, Erdem, Göker ve Gökçe oturup adamakıllı konuşacaktı, başka olabilitesi olmayacaktı bu işin.
Erdem onlardan önce gelmiş kendini mutfağa atmıştı. Ebrar’ın ve Nehir’in geldiğini fark ettiğinde mutfaktan çıktı.

“Günaydın.”

Nehir dudaklarını o şekline sokup kaşlarını kaldırırken “Bizden erkenci birileri var meslek aşkına bak bee.” dedi.
Erdem gözlerini alayla kısıp Nehir’e baktıktan sonra Ebrar’a döndü.

“Bugün nasılsın bakalım?”

Ebrar dudaklarını büzüp omuzlarını kaldırıp indirdi.

“Bilmem, güne iyi olarak başlasam sonunda dibe vurduğum için. Hayat bu sabah ne taraftan balyozunu vuracak emin değilim.”

“Abartma kızım. Silkelen kendine gel. Bak elim iyi durumda. Kasa sende bugün ona göre. Haydi kaçtım ben mutfağa. Nehir iki dakika yanıma gel.”

Nehir başını sallayıp çantasını bir masaya bırakıp hızlıca gitti arkasından. Mutfağa girdiklerinde Erdem “Ebrar’ın gelip gelmediğine bak.” dedi. Nehir kontrol edip Ebrar’ın olmadığını fark ettiğinde Erdem’e “Temiz.” diyerek döndü.
Erdem sabır dilercesine tavana çevirdi bakışlarını. Bu kız bu aralar kendisini fazlaca alaya mı alıyordu, ona mı öyle geliyordu emin değildi.

“Dün Ebrar ile akşam adamakıllı konuştun mu?”

“Sen nereden biliyorsun ki ona gittiğimi?”

“Dükkana sadece sen onda kaldığın zaman beraber geliyorsunuz da ondan. Hadi dün akşamı özet geç durum ne?”

“Kek konusunda hala ısrarcı.”

“Olmaz böyle.”

“Bende öyle düşündüğüm için bugün sen ben Göker ve Gökçe oturup konuşmalıyız.”

Erdem duyduğu cümleyle başını Nehir’e doğru eğerken duyduklarının yanlış olmasını diledi. Bu kız şaka mıydı?

“Ne var! Gökmen’de kesin kararlı, oturup anca biz orta yolu bulabiliriz. Bence kardeşleri de bu konuda oldukça sıkıntılı. Orta yolu bulma konusunda yardımcı olurlar.”

Erdem, Gökçe ile bir masada oturup bir konuda aynı fikirleri düşünebileceğinden emin değildi. Göker neyse de birileri fazlaca sabrını zorlayacaktı yüksek ihtimalle. Dişlerini sıkıp Nehir’e kısaca “Tamam.” dedi. Nehir gülümseyerek başını salladı.

“O zaman akşama doğru onların kafesine gideriz.”

“Biz niye gidiyoruz kızım.”

“E dün Gökçe’nin yaptığı hadsizlikten sonra ayağımıza çağırırsak daha da afra tafra yapar matmazel de ondan. Büyüklük bizde kalsın üstad.”

Erdem Nehir’in kurduğu cümleyle gülmeye başladığında Nehir de ciddiliğini bozmamak için çabaladı. Sadece birkaç saniye sonrasında ikisinin da kahkahası mutfakta yankılandı.



Gökmen, Göker ve Gökçe’yi evden almadan kafeye geldi. Etrafı toplayıp genel temizliği yaparken Ebrar’ın karşıda dik dik kendisine baktığını fark etti. Sabır çekip elindeki işe odaklanmaya çalıştı. Bu kız bir kek için resmen düşman kesilmişti kendine. Kendi kendine gülüp önüne döndü. Ebrar’ın bu harekete karşılık arkasını döndüğünü hissetti. Omzunun üstünden kısa bir bakış attığında hissinde yanılmadığını anladı. Gökçe o esnada süslü bir şekilde kafeye girdiğinde merakla ona döndü. Normalde özellikle kafeye gelirken spor takılırdı. Yanına gelip yanaklarından cıvık bir şekilde öptüğünde bir bit yeniği olduğunu anladı.

“Eee söyle bakalım derdin ne?”

“Aşk olsun abiciğim ne derdi.”

Göker arkasından kafeye girdiğinde Gökçe’nin dediğine dil çıkartıp Gökmen’e baktı.

“Tikican tayfası gelecekmiş bugün ondan.”
Gökmen kaşlarını havaya kaldırıp “Öyle mi?” derken Gökçe’ye döndü. Gökçe kedi gibi kendisine sokulmaya başladığında kıyamadı.

“Gelsinler tabi.”

Göker elini alnına vurup “Yapmaa!” dediğinde iş işten geçmişti. Gökmen onayı vermişti. Gökçe ise kovulacağı zamanı dört gözle beklemeye başlamıştı...



Gün içinde esnaf kendi halinde ekmeğinin peşinde koştururken kafeler arası soğuk savaş esmeye devam ediyordu. Erdem işinin bitmesine yakın mutfaktan çıktı. Ebrar kasanın olduğu tarafta müzik listesini değiştiriyor, bir yandan çalan şarkıya eşlik ediyordu. Müşteriye düne nazaran daha iyi görünüyordu. Bu haline Erdem gülümseyip Nehir’e bakındı. Karınca gibi oradan oraya gidiyor, sipariş alıyor, bir tarafa elindeki tepsideki içecekleri bırakıyordu. Aynı zamanda müşteri ile kendi aralarında şakalaşmaktan geri kalmıyordu. Onun kasaya doğru gelmesini bekledi bir süre. Nihayet Nehir ona doğru yürümeye başladığında derin bir nefes aldı.

“Şu konuşma mevzusunu yapacaksak yapalım az kaldı benim işimin bitmesine, bir de konuşacağız diye vakit öldüremem boşu boşuna.”

Nehir başını sallarken elindeki boş tepsiyi tezgahın üzerine koyup karşı kafeye baktı. Kalabalık bir grup el şakalarıyla mekana giriş yapmıştı. Göker ve Gökçe fırsat bulabilir miydi ki o kalabalıkta? Erdem’in fikrini değiştirmesine izin vermeden “Tamam bir yarım saat sonra gidip konuşuruz.” dedi. Erdem homurdanarak onu onaylarken mutfağa geri döndü.



Gökçe’nin tiki grubu kafeye giriş yaptığında Göker eliyle yüzünü sıvazladı. Yanında duran abisine “Kavga çıkmazsa iyidir.” dedi. Gökmen kaşlarını çatıp ona kısa bir bakış attıktan sonra, arkadaşlarına neşeli görünen Gökçe’ye döndü. Biraz daha iyi görünüyordu sanki. Aralarından birinin Gökçe’ye fazla sarıldığını fark ettiğinde bedeni kasıldı. Kimdi bu? Gökçe çocuğu kendinden uzaklaştırırken çocuk yanağından zorla bir makas aldı ve gevşek bir şekilde güldü. Gökmen bir elini yumruk yapıp Göker’in kurduğu cümleye içten içe onay verdi. Kavga çıkmasa iyi olacaktı.

“Atakan cıvık cıvık hareketler yapmaz mısın lütfen geçin oturun millet en arkadaki masaya doğru hadi hadi!”

Gökçe’nin komutuyla arkadaşları o masaya doğru giderken etraftaki müşteriler yerlerinde rahatsız bir şekilde kıpırdandı. Ortamda gereksiz bir ses vardı. Bu ses onlardan ibaretti. Gökmen başını sağa ve sola doğru esnetip kasaya döndü.

“Göker git şu tikilerin siparişini al hadi.”

“Gökçe alsın, sonuçta onun arkadaşları.”

“Oğlum hadi. Gökçe şimdi alınır, darılır. Cidden şu kızı bir kez anla.”

Göker oflayıp eline sertçe menüleri aldıktan sonra onlara doğru yürümeye başladı. Gökçe masanın başına oturmuş gruba hakim bir şekilde durmuştu. Göker iğneleyici bir şekilde ona “Pardon Gökçe hanım.” dedikten sonra elindeki menüleri gelenlere dağıttı, aslında yüzlerine atar gibi savurdu desek daha doğru olur. Gökçe dişlerini sıkıp Göker’e baktığında Göker omuzlarını silkip Gökçe’nin omzuna elini koydu.

“Evet fazla boş yapmanızı beklemeden direk siparişleri verin.”

Atakan hafifçe öksürerek Göker’in kendisine bakmasını sağladığında Göker ciddi tavra bürünmüştü.

“Hayırdır sorun mu var kardeşim?”

“Gökçe’nin omzundan elini çekseniz sorun ortadan kalkacak.”

Masada oturan diğer kişiler Atakan’ı uyarmaya çalışırken Seda gözlerini pörtleterek yanında duran Atakan’a bakıp dişlerinin arasından “Kapa çeneni.” dedi.
Atakan tiki grubuna yeni dahil olanlardandı ve Gökçe’nin ikizinden haberi yoktu. O gruba dahil olduğundan beri de Gökçe zaten grupla pek takılmıyordu. Onun hakkında fazla bilgi edinememişti. Göker kaşlarını çatıp Atakan’a doğru eğildi.

“Sen kim oluyorsun concon?!”

“Bu sizi ilgilendiriyor mu?”

Gökçe yapmacık bir şekilde kahkaha atıp Göker’in omzunda duran eline vurdu.

“Göker şaka yapma artık hadiiii, arkadaşlara hizmet et.”

Gökçe kurduğu cümle ile Göker’in bam teline bastığının farkındaydı. Abisi birazdan oluşacak kargaşa sonrası kendisini mahalleye bile sokmama kararı alabilirdi. Göker’in kendisine attığı öldürücü bakışa karşılık yüz ifadesini değiştirmedi. Atakan’da kurduğu cümle ile kahkaha attığında olan oldu ve bir harp savaşı başladı.

Göker yumruğunu Atakan’ın yüzünde patlattığında masada oturan diğerleri birden ayaklandı. Kızlar çığlık atıyor, erkekler de Göker’i Atakan’ın üzerinden almaya çalışıyordu. Müşterilerden çoğunluğu bu çıkan arbedede kasaya yönelip Gökmen’den hesap istiyor ardından hızlıca kafeyi boşaltıyorlardı. Gökmen sinirlerine hakim olmaya çalışarak gençlerin olduğu tarafa doğru yürürken tiki tayfadan birkaçı Gökmen’i fark edip geri çekildi. Atakan Göker’in yüzüne yumruk atmak için elini havaya kaldırdığında Gökmen tek hamlede hiçbir yüz kasını oynatmadan tepkisiz bir şekilde havadaki eli bileğinden yakaladı.

“Şimdi seni bir kez uyarıyorum. Üç saniyen var üç saniye içinde burayı terk ediyorsun.”

Atakan kendisine şaşkın bir bakış attıktan sonra Gökçe’ye döndü. Tek bildiği abisinin kafesine geldiğiydi bu da abisiyse batırmıştı durumu kendince. Ama haberi yoktu ki o üç kardeşin gözünde önemsiz bir şeydi. Sadece Gökçe için bir piyondu o kadar.

Gökmen “Bir.” dediğinde bileğini hızla ondan çekip masanın üzerinde duran telefonunu ve cüzdanını kaptı ardından kimseye bakmadan çıkışa yöneldi. O çıkarken içeri girmek üzere olan Erdem ve Nehir ikilisi apar topar uzaklaşan kalabalığa anlam veremedi. Atakan Nehir’in omzuna çarpıp geçerken Nehir acıyla inledi.

“İnsan görünümlü hayvan!”

Erdem elini Nehir’in omzuna götürüp acısını hafifletmek için okşarken hızla giden Atakan’ın ardından bağırdı.

“Baksana sen bir buraya. Hop!”

Atakan duraksayıp omzunun üstünden kafenin girişinde duran ikiliye baktı. Nehir yüzünü buruşturmuş bir şekilde ona sinirle bakıyor Erdem kaşları çatık bir ifadeyle kendisini süzüyordu. Kendisine mi seslenmişti anlamadı.

“Bana mı dediniz?”

“Evet sana dedim.”

Atakan kaşlarını kaldırıp Erdem’e meydan okuyan bir bakış attığında Erdem Nehir’in kulağına eğilip içeri girmesini söyledi. Nehir kafeden içeri girdikten sonra Atakan’a doğru yönlendirdi adımlarını. Tam dibine geldiğinde omzuna sert bir şekilde yumruk attı. Atakan acıyla yüzünü buruşturup bağırdığında içeriden tiki tayfanın geri kalanı çıkıyordu. Öne doğru eğildiğinde Erdem ensesinden tutup kulağına yaklaştı.

“Bir daha yanlışlıkla bile olsa bir kadına zarar vermemeyi öğren. Kısasa kısas.”

“Ben fark etmedim...Özür dilerim... Ben...”

“Hii Atakan! Ay bir an önce gidelim buradan çocuklar hadi alın Atakan’ı arabaya götürün!”

Seda alelacele konuşurken Erdem’e anlamsız bakış atmayı ihmal etmedi. Erdem Atakan’ı mikropmuş gibi ileri doğru bıraktığında Atakan sendeledi ve kendisine bakmadan omzunu tutup arkadaşlarının desteğiyle sokağın çıkışına yöneldi.
Erdem ardından Gökmen’lerin kafesine girmek için hareketlendiğinde Gökmen’in kafenin kapısında kendisine bakıp güldüğünü gördü.

“Hayırdır?”

“İyi yapıştırdın omzuna, bana da öğret bir ara.”

“İstersen seve seve üstünde uygularım.”

Gökmen alıngan bir bakış atıp gözlerini kıstı.

“Nehir içeride ben dışarıyı toparlayayım. Sanırım bizimkilerle konuşmak istediğiniz bir durum var.”

Erdem cevap vermeden içeri girdiğinde Nehir, Gökçe ve Göker bir masa da oturmuş kendisini bekliyorlardı. Gökçe’nin yüzü asık, Göker’in ise memnun bir ifadesi vardı. Nehir’in hala omzu sızlıyor kendisini sıkıyordu, yanına oturduğunda Göker’e bakışlarıyla selam verdi. Göker sırıtarak selamına karşılık verdiğinde Gökçe’ye bakmamaya özen göstererek Nehir’e döndü.

“Hoş geldin Erdem.”

Gökçe’nin sesiyle bakışlarını ona çevirdiğinde başını salladı.

“Hoş buldum.”

Gökçe’nin asık yüzü bir anlığına tebessüme döndüğünde sertçe yutkundu. Bu kız aşıktı. Kendine gelmeliydi ya!

“Güzel vurdun concona he!”

Göker’in kahkahası ile Nehir dudaklarını sıkarken Erdem tepki vermedi. Gökçe’nin bakışları kısılmış kendisine öldürücü bakışlar atmakla meşguldü. Bu kız birkaç saniye önce kendisine tebessüm etmiyor muydu? Ona mı aşık yoksa? Bilmeden iyi ki de vurmuşum. diye içinden geçirdikten sonra hafifçe öksürdü. Göker ile muhatap olmak istemiyordu bu konu hakkında.

“Evet, Erdem abi bu konuda iyidir. Her neyse asıl konu tarifler. İkisi de kendi tariflerini menüye koymak istiyor. Ebrar inadım inat. Gökmen’de inat anlaşıldığı üzere.”

Nehir’in asıl konunun fazla dağılmasına izin vermeden konuya giriş yapmasıyla derin bir nefes aldı Erdem. Gökçe’nin verdiği karşılık ile tek kaşını kaldırdı.

“Abim inat değil. Sadece Ebrar’ın abartısı var ortada.”

“Ebrar’ın abartısı yok, fazla garip bir durum yaşadı ikisi de bu kadar.”

Erdem’in tepkisiyle Gökçe öne doğru eğilip kollarını masaya yasladı.

“Bay avukat savunmaya geçti.”

Erdem’de onun gibi öne doğru eğildiğinde burun buruna bir duruma gelmişlerdi.

“Abartan ve saçma yakıştırmalar yapan sensin, bunu yapma istersen.”

Gökçe yediği cümle ile dumura uğrarken sinirden kıpkırmızıya döndü. Göker gözlerini kısmış ikiliye bakıyor, Nehir ise baygın bakışlar atıyordu.

“Sürekli her durumda önüme çıkan sensin, çıkma istersen.”

“Öyle mi? Nedense bende bu düşünceyi senin için düşünmeye başlamıştım oysa ki.”

“Hey hey hey! Sizin sorununuz ne?! Konuyu kendinizce saptırdınız burada bizde varız.”

Göker’in ciddi sesiyle ikisi de oturdukları yerde geriye doğru yaslandılar.

“Evet teşekkürler Göker. Neyse ben diyorum ki iki tarafta eklesin kendi menüsüne gitsin tarifi. Dünyanın sonu gelecek değil ya.”

Erdem ve Gökçe bakışmaya devam ederken ikisi de aynı anda “Olur.” dedi.
Göker kaşlarını havaya kaldırıp “Sandığımdan kolay çözüldü.” dediğinde Nehir masaya ritimli bir şekilde vurdu.

“Mantık konuştu burada lütfen.”

“Ah özür dilerim. O kadar haklısın ki.”

Kısa bir sessizlikten sonra dördü birden kahkaha atmaya başladığında Gökçe ilk defa Erdem’in gülüşüne bu kadar yakın tanık olmuş ve anın durmasını istemişti. Bu adamı görmemek için bugün kafeden kendimi nasıl attırırım planının yatması için içinden dualarını sıralamaya başladı. Yoksa bu gülüşü bir daha görmeme düşüncesi canını oldukça sıkmıştı. Erdem ile kesişen bakışlarındaki anlamı o an kavradı. Bu adam yakmıştı çırasını...

ŞİMDİ KÖŞEYE SIKIŞTIN...(24)

Gökmen o gün şirkete gittiğinde kendini istemsizce kasılmış bir halde bulmuştu.  Şirkete adım attığı andan itibaren herkes duruşunu değiştir...